← Ana Sayfaya Dön

Varlığın Gizli Mimarisi

Varlığın kaç boyutta var olduğu ve bu boyutların birbiriyle nasıl bir ilişki içinde bulunduğu sorusu, metafiziğin en köklü ve en dirençli sorunlarından birini oluşturur, çünkü bu soru yalnızca soyut bir kategori tartışması değil, aynı zamanda bir şeyin ne olduğunu ve nasıl var olduğunu anlamamızın temelinde yatan bir ayrımdır. Antik Yunan'da Aristoteles bu sorunu ilk kez keskin bir biçimde formüle ettiğinde, varlığı iki temel kategoriye ayırmıştı, bir yanda kendi başına var olan ve başka hiçbir şeye yüklenemeyen tözler, öte yanda ancak bir tözde bulunarak var olabilen ilinekler. Bu ayrım sırf mantıksal bir oyun değildir; bir şeyin ne olduğunu sorduğumuzda ulaştığımız özsel katman ile o şeyin nasıl olduğunu sorduğumuzda ulaştığımız ilineksel katman, felsefe tarihinin büyük bölümünde birbirine indirgenemeyen ama yine de birbirini varsayan iki ayrı varlık boyutu olarak kabul edilmiştir. Aristoteles'in Kategoriler adlı eserinde töz kavramı birincil ve ikincil tözler olarak ikiye ayrılır; birincil tözler tek tek bireylerdir, yani biz ve siz gibi somut varlıklardır, ikincil tözler ise bu bireylerin ait olduğu türler ve cinslerdir. Bunun dışında kalan bütün kategoriler, nicelik, nitelik, bağıntı, yer, zaman, konum, durum, etki ve edilgi gibi ilinekler olarak sınıflandırılır ve bunlar ancak bir özneye yüklenerek var olabilirler. Aristoteles'in kendi ifadesiyle, birincil tözler olmadan diğer hiçbir şey var olamaz, çünkü diğer bütün şeyler ya birincil tözlere yüklenir ya da onlarda bulunur. Bu yapı, tözlerin diğer kategorilere göre ontolojik olarak bağımsız bir konumda durduğunu gösterir; birincil tözler başka hiçbir şeye yüklenemez ve başka hiçbir şeyde bulunamaz, tümel tözler başkalarına yüklenebilir ama onlarda bulunamaz, tümel ilinekler hem yüklenebilir hem bulunabilir, tekil ilinekler ise yüklenemez ama başka şeylerde bulunabilir. Bu dörtlü şema, varlığın farklı katmanlarını sistematik bir harita içinde gösterir ve bir şeyi anlamak için önce onun hangi kategoride yer aldığını, sonra bu kategorinin diğerleriyle nasıl ilişkilendiğini sormamızı gerektirir.

Aristoteles'in bu kategorik mimarisi, çağdaş metafizikte iki büyük geleneğin kaynağında yer alır, bir yanda yeni-Aristoteles töz ontolojisi, öte yanda dört boyutlu süreklilik kuramları. Birinci gelenek, tözlerin madde ve formdan oluşan bileşik varlıklar olduğu fikrini sürdürür; ikinci gelenek ise varlığın zaman içindeki kalıcılığının aslında uzay-zamansal bir boyut meselesi olduğunu öne sürer. Bu ayrım, kişisel kimlik tartışmalarındaki sürekli değişim problemiyle de doğrudan ilişkilidir; bir insanın yaşamı boyunca yaşı, mesleği, toplumsal değerleri kökten değişse bile kendini yine de aynı kişi olarak deneyimlemesi, varlığın hangi boyutunun bu sürekliliği taşıdığı sorusuna özel bir ağırlık kazandırır. Aynı biçimde, karmaşık dinamik sistemler perspektifinden bakıldığında, bir bütünün parçaları tümüyle değişirken bütünün nasıl aynı kalabildiği sorusu da ontolojik bir güçlük olarak karşımıza çıkar; bu güçlük, bir dönüşümün fark edilmesiyle birlikte hem metafizik hem epistemolojik bir aynılık sorununu gündeme getirir.

Aristoteles'in metafiziğinde madde ve form, her tözsel varlığın iki temel boyutunu oluşturur. Bir insan, madde ve formun bir bileşimidir; bedeni onun maddesini, canlı ve düşünen yapısı ise formunu oluşturur. Bu hylemorfik yapı, çağdaş yeni-Aristoteles felsefesinde defalarca yeniden yorumlanmıştır. Aristoteles geleneğindeki töz ontolojilerinin bileşen ontolojileri olarak düşünüldüğü, çünkü bireysel bir tözün her zaman madde ve formun bileşimi sayıldığı kabul edilir. Çağdaş hylemorfistler de Aristoteles'i izleyerek tözlerin madde ve formdan oluşan bileşikler olduğunu savunurlar; örneğin bir ev bir tözse, onun maddesi tuğla ve kereste koleksiyonu, formu ise bu malzemenin yapısıdır. Madde ile parça arasındaki ilişki genel olarak kabul görse de, formun tözle olan ilişkisi tartışmalı kalmaya devam eder; bazı düşünürler formların tözün biçimsel parçaları olduğunu ve tözle bir tür bütün-parça ilişkisi taşıdığını savunurken, bu görüşün tözlerle ilineksel birlikler arasındaki geleneksel ayrımı göz önüne aldığımızda başarısız kaldığını düşünenler de vardır. Aristotelesçi özcülüğün en tartışmalı tezlerinden biri, tözlerin başka tözlerden oluşamayacağı yönündeki görüştür; bu görüşe göre her töz yalnızca bir tözsel forma sahip olabilir, ve eğer bazı tözler bir araya gelerek yeni bir nesne oluşturuyorsa, onları bağlayan şey yalnızca ilineksel formlardan oluşan gevşek bir kümedir, dolayısıyla ortaya çıkan şey gerçek bir töz sayılmaz, çünkü kendine özgü bir tözsel formla biçimlenmemiştir. Tutkulu hylemorfizm adı verilen yaklaşım, seyrek tümel kuramı, seyrek bileşik nesne kuramı ve temel nedensel güçler ontolojisi gibi güçlü taahhütler içerir; bu yaklaşıma göre tözsel form, bir dizi öğenin sadece yapısal bir özelliği değil, o öğelere yapı tarafından kazandırılan gerçek bir güçtür, ve bu güç bir bileşiğin oluşumunun ve zaman içindeki kalıcılığının nedenini oluşturur. Daha ölçülü versiyonlar ise bu öğelerden bir veya birkaçından yoksun kalır. Kit Fine'ın geliştirdiği neo-Aristotelesçi alternatif de bu tartışmaya katkı sunar; katı ve değişken bedenlenme kuramı, standart mereolojinin neo-Aristotelesçi özelliklerini korurken kendine özgü parça-bütün ilişkilerinin aşırı çoğalması, nesnelerin aşırı ölçüde bollaşması ve bu ilişkilerin gerçekten mereolojik sayılıp sayılamayacağı gibi yeni sorunlara yol açar. Bir başka yaklaşım ise tözsel öncelik kavramına dayanır ve olağan orta boyutlu bileşik nesnelerin temel sayılabileceğini savunarak, her bileşik nesnenin parçalarının metafizik olarak önce geldiği ve en küçük mikro-fiziksel parçalara ayrıcalık tanınması gerektiği görüşüne karşı hem deneysel hem felsefi gerekçeler sunar.

Bu kuramsal tartışmalar, varlığın maddi boyutu ile formel boyutu arasındaki ilişkinin nasıl kavranması gerektiğine dair birbiriyle rekabet eden sistemler doğurmuştur. Kategoriler ile hylemorfizmin çağdaş ontolojide iki temel konu olduğu, ama aralarındaki sistematik bağlantının yeterince araştırılmadığı ileri sürülür; verili bir ontolojideki kategorik mimarinin, iyi kurulmuş bir hylemorfik sistem için temel oluşturduğu, Aristoteles ile Kant'ın bu konuda iki farklı ama yapısal olarak tamamlanmış kategorik örgütlenme biçimini temsil ettiği belirtilir, Aristoteles orijinal kategorik çerçeveyi kurarken Kant bu temelleri değiştirerek sistematik sınırlamaları aşmaya çalışır. Aristoteles'in birincil tözün ilineksel nitelikleriyle ilişkisine dair üç farklı yorum önerilmiştir, birinci yoruma göre birincil töz tüm nitelikleri, ilineksel olanlar da dahil olmak üzere kapsar, ikinci yoruma göre yalnızca özsel nitelikleri kapsar, üçüncü yoruma göre ise tüm gerekli ama ne yalnızca ne de tümüyle özsel olan nitelikleri kapsar. İkinci yorumu savunanlara göre bir insan, ruhu ve bedeniyle birlikte birincil töz sayılır, ruh ve beden bu tözün parçalarıdır, ve bu yorum hem Kategoriler'deki görüşlerle hem de diğer Aristotelesçi metinlerle uyum içindedir. Aristoteles'in predikasyon yapısı, birincil tözleri diğer kategorilerden kesin biçimde ayırır, çünkü birincil tözler hiçbir biçimde başka varlıkların yüklemi olamaz; Sokrates için bilge denilebilir ama bilgelik için Sokrates denilemez, çünkü Sokrates bir tür varlıktır ve başka hiçbir şeyin yüklemi konumuna gelemez. Kategoriler'in ilgili bölümünde Aristoteles'in birincil töz ile ikincil töz ayrımını yaptığı, birincil tözlerin belirli canlıları, cansız nesneleri ve bunların parçalarını kapsadığı, ikincil tözlerin ise bunların ait olduğu türler ve cinsler olduğu belirtilir; türlerin ve cinslerin neden töz sayıldığı sorusu ise ayrıcalıklı bir soru olarak durur ve bu statünün hem ontolojik hem epistemik bir temellilikten kaynaklandığı öne sürülür.

Aristoteles'in bu boyutlar arası mimarisinin karşısında, modern felsefede varlığın bambaşka bir boyut kavrayışı olarak dört boyutluluk kuramı yükselir. Bu geleneğin köklerinde yer alan perdurantizm tanımına göre, bir şey perdure ediyorsa, yani süregidiyorsa, farklı zamanlarda farklı zamansal parçalara veya evrelere sahip olarak kalıcıdır, ama tek bir parçası birden fazla zamanda tam olarak mevcut değildir; buna karşılık bir şey endure ediyorsa, yani devam ediyorsa, birden fazla zamanda tümüyle mevcut olarak kalıcıdır. Perdurantizm, kalıcı varlıkları uzay-zaman dilimlerinden oluşan dört boyutlu nesneler olarak görür; tek bir zaman dilimi varlığın kendisini tümüyle oluşturmaz, yalnızca tüm dilimlerin toplamı bunu yapar. Kalıcılık üzerine üç ana kuram birbirinden ayrılır, endure kuramında kalıcılar çoklu biçimde zamanda yer alan üç boyutlu nesnelerdir, sahne kuramında kalıcılar anlık uzay-zamansal evrelerdir ve diğer evrelerle varsayımsal ilişkiler aracılığıyla birleşir, perdure kuramında ise kalıcılar zamansal parçalara sahip dört boyutlu nesnelerdir. Bu üç kuramdan yalnızca endure kuramı zaman içinde katı bir özdeşliğe izin verir, perdurantist bakış açısı dört boyutlu varlığı zamansal parçalarıyla birlikte tek bir bütün olarak ele alır, sahne kuramcısı ise kalıcılığı bir varsayımsal ilişki olarak çözümler. Süreklilik kuramlarının iki temel bulmaca üzerinden değerlendirilebileceği, üç kuramın bu bulmacalara farklı yanıtlar verdiği görülür; endurantizme göre nesneler uzayda genişletilebilir ama zamanda genişletilemez ve var olduğu her anda tümüyle mevcuttur, perdurantizme göre nesneler hem uzayda hem zamanda genişletilmiştir ve bir nesnenin zamansal parçaları uzamsal parçalarına benzer, sahne kuramına göre ise nesneler üç boyutlu olarak ele alınır ama kalıcılık reddedilir, nesneler anlık evreler olarak görülür ve bu evreler zamansal varsayımsal ilişkilerle birbirine bağlanır. Bu tartışma, kişinin kendi başına mı yoksa başka şeyler üzerinden mi var olduğu sorusuyla formüle edilen metafizik problemin günümüzde dört boyutçuluk ve demet kuramı tartışmalarıyla yeniden ele alındığını gösterir; demet kuramı kişiyi bir özellikler kümesi olarak görürken, ışınlanma paradoksu gibi düşünce deneyleri özdeşliğin uzay-zamansal temellerini sorgulayan yeni imkânlar açar.

Dört boyutlu süreklilik kuramı, kişisel kimlik problemiyle doğrudan bağlantılıdır. Perdurantizm tanımına göre bir kişi dört boyutlu bir uzay-zamansal solucan gibidir, her an bu solucanın farklı bir zamansal dilimini oluşturur ve ancak tüm dilimlerin bütünü kişinin tüm varoluşunu meydana getirir. Bu çerçeve, kişinin tek bir anda tümüyle mevcut olduğu fikrini reddederek, zaman içindeki kalıcılığı bir parçalar meselesine dönüştürür. Sahne kuramı ise endurantizm ve perdurantizmle diyalektik bir karşılaşma içinde geliştirilmiştir; bu kurama göre insanlar gibi olağan nesneler anlık uzay-zamansal evreler olarak ele alınır, ne endurantistlerin savunduğu gibi üç boyutlu varlıklardır ne de perdurantistlerin savunduğu gibi zamansal parçalara sahip dört boyutlu sürekli nesnelerdir. Bu yaklaşım, kişisel kimliği salt bir varoluş meselesi olmaktan çıkarıp, parçalar ve evreler arası bir ilişki sorununa dönüştürür ve bu nedenle boyutlar arası varlık tartışmalarının en canlı alanlarından biri haline gelir. Parfit'in güçlü bağlantısallık kavramı da bu tartışmayla kesişir; bugünkü ben ile çocukluktaki ben arasında ortak anılar bulunması bu bağlantısallığın somut bir örneğidir, ve bu bağlantının dallanmadan sürmesi durumunda iki farklı zaman dilimindeki kişilerin sayısal olarak özdeş olduğu söylenebilir. Parfit'e göre kişisel kimliğin kendisi egoistik kaygı için belirleyici değildir, asıl önemli olan bu ilişkinin kurduğu psikolojik sürekliliktir. Bu süreklilik kavramı, üst üste binen zincirler biçiminde tanımlanır; bugünkü ben dünkü benle güçlü biçimde bağlantılıdır ama aradaki uzun zincir nedeniyle bu bağlantı yirmi yıl öncesine dek geçişli kalmaz, ve bu durum dört boyutlu uzay-zamansal solucan modeliyle ne ölçüde uyumlu olduğu sorusunu gündeme getirir.

Varlığın boyutları meselesi, kişisel kimlik sorununun çok ötesinde, zihin-beden ilişkisi üzerine süregelen tartışmada da merkezi bir yer tutar. Descartes'ın düşünüyorum öncülü, zihnin bedenden ontolojik olarak ayrı bir töz olduğu tezinin temelini atar ve bu formül modern Batı felsefesinin başlangıcı sayılır. Descartes'ın benliğin kalıcılığını ruh cevherine bağlamasına karşılık, sonraki düşünürler bu cevherin bilinemeyeceğini ve ben bilincinin salt bir düşünüyorum bilincinden öteye geçemeyeceğini savunmuş, bir başka gelenek ise insanda kendisiyle aynı kalan hiçbir cevherin bulunmadığını, ruhun yalnızca bir algı demetinden ibaret olduğunu öne sürmüştür. Bu üç konum, tözsel kategoriler ile bilinç kategorileri arasındaki köprü sorununu bütün yönleriyle gözler önüne serer. Descartes'ın argümanına göre, kişi aldatıcı bir tanrı varsayımı altında bile kendi varoluşunu inkâr edemez, ve bu argüman zihin ile bedeni birbirinden ontolojik olarak bağımsız iki töz olarak kavrama girişiminin rasyonel temelini oluşturur; bedenin temel niteliği uzam, zihnin temel niteliği ise düşünmedir, ve bu temel nitelikler her tözün diğer bütün özelliklerinin kendisinden türediği kaynak boyutlar olarak görülür. Descartes'ın zihin ve beden arasındaki bu kesin ayrımı sürdürdüğü, her insanın düşündüğünü ve düşünürken kendinden her türlü düşünen veya uzanan tözü dışlayabildiğini, böylece her bireyin diğer bütün düşünen ve bedensel tözlerden gerçekten ayrı olduğu sonucuna varılabileceği belirtilir. Kartezyen düalizmin niteliklere dayandığı ama özünde bir töz düalizmi olduğu savunulur; bu paradoks, beden ve zihnin birbirine hem rakip hem işbirlikçi iki töz olarak var olduğu klasik yorumla belirli bir gerilim taşır.

Bu gerilim, çağdaş zihin felsefesinde üç temel çözüm önerisine yol açmıştır, Spinoza ve Leibniz'in monist çözümleri, çağdaş fizikalizm ve indirgemecilik, ve tarafsız monizmle birlikte panpsişizm. İkili görünüşlü tektanicilik, tarihsel olarak Kartezyen düalizme verilen ilk monist yanıt sayılır; bu görüşün farklı biçimleri, zihinsel ve fiziksel olanı altta yatan tek bir gerçekliğin iki farklı görünüşü olarak ele alır ve genellikle epistemik bir düalizmi ontik bir monizmle birleştirerek geleneksel fizikalizme bir alternatif sunar. Eğer altta yatan tarafsız gerçeklik hem zihinsel hem fiziksel olarak anlaşılabiliyorsa bu görüş tarafsız monizme yaklaşır, eğer iki görünüş birbirine indirgenemez biçimde temel sayılıyorsa panpsişizme, indirgenebilir sayılıyorsa ortaya çıkımcılığa doğru evrilir.

Tarafsız monizm, zihinsel ile fizikselin aslında aynı gerçekliğin iki farklı örgütlenme veya betimleme biçimi olduğunu, dünyanın temelinde tek bir töz bulunduğunu ve bu tözün ne zihinsel ne de fiziksel olduğunu öne sürer. Bu görüş, çift görünüşlü tektanicilikle karşılaştırıldığında, herhangi bir sistemin durumunun daha keskin veya daha az keskin biçimde tanımlanabileceği ve psikofiziksel olarak tarafsız bir durumun ne salt zihinsel ne de salt fiziksel bir durum olduğu vurgulanır; bu tarafsız alan zihinsel ile fiziksel ayrımını kapsamaz, ve bu özellik onu hem Kartezyen düalizm hem panpsişizm gibi düalist yaklaşımlardan, hem indirgemeci ya da indirgemeci olmayan fizikalizm gibi fizikalist yaklaşımlardan, hem de öznel veya nesnel idealizm gibi idealist yaklaşımlardan ayırır. Tarihsel olarak bir dönem unutulmuş sayılan nötr monist kuramların Ernst Mach, William James ve Bertrand Russell gibi düşünürler tarafından savunulduğu, bu kuramların ne zihni maddeden türetmeyi ne de maddeyi zihne indirgemeyi denediği, bunun yerine Descartes'tan günümüze uzanan zihin-beden probleminin en göz alıcı bilmecesini aydınlatmaya çalıştığı belirtilir.

Russell'ın monizmi, çağdaş fizikalizmin eksik bıraktığı şeyin ne olduğunu sorgular ve bilinçli deneyimi temel gerçekliğin ayrılmaz bir bileşeni olarak kabul eder. Bu görüşe göre, temel gerçeklik düzeyinde hem fiziksel varlıklara hem bilince eşit biçimde temel oluşturan, kendisi kavranamayan tek tür özellikler bulunur; bu özelliklerin kavranamazlığı, bilinçli deneyimi fiziksel bilimin verilerine indirgenemez kılar ve bu görüş genellikle Russellcı panpsişizm biçiminde, yani bir şeyin bu niteliklere sahip olmasının nasıl bir deneyim olduğunu içeren fenomenal özellikler olarak yorumlanır. Panpsişizmin en güçlü tarafı, insan bilincinin yalnızca daha geniş bir bilinç alanının katılımcı bir parçası olduğu, her parçacığın kendi bilincine sahip olduğu ve evrenin bütününün küçük bilinç parçalarından oluştuğu bir tür pan-bilinçli genişleme sunmasıdır; beyin gibi karmaşık bir sistemin bilinçli deneyimi, öznel deneyime sahip temel bileşenlerden oluştuğu gerçeğine dayanır, çünkü karmaşık bir yapının bize ait zihinsel deneyimlere temel oluşturan özelliklere sahip olması gerekir, ve bir insan beynini oluşturan temel parçacıklar evrenin geri kalanını oluşturan parçacıklarla temelde aynı olduğundan, evrenin bütünüyle küçük bilinç parçacıklarından oluştuğu öne sürülür. Russellcı monizmin farklı biçimlerini inceleyen bazı düşünürler, fizikalist görüşlerin bilinçli deneyimin apaçık gerçekliğini hesaba katamayacağını ve bu yüzden fizikalizmin doğru olamayacağını savunur; Russellcı monistlere göre fizik, maddi varlıkların somut kategorik doğası hakkında hiçbir şey söylemez ve maddenin bu gizli doğası insan ve hayvan bilincini açıklar, bu da sonuçta tüm olguların bilinçli bir evrenle ilgili olgularda temellendiği bir kozmopsişist Russellcı monizme varır. Panpsişizm ve ortaya çıkımcılık arasındaki karşıtlık çerçevesinde, güçlü ortaya çıkışın bilinçli deneyimi bilinçsiz maddeden açıklama girişiminin açıklamasal bir çıkmaz olduğu, öznel deneyimin indirgenemez doğasının yapısal, işlevsel veya dinamik özelliklerle kapatılamayacağı, bunun yerine panpsişizmin doğanın temel bileşenlerine içkin bir bilinci temel ve yaygın bir gerçeklik özelliği olarak kabul eden tutarlı bir alternatif sunduğu öne sürülür; bu çerçevede mikro-deneyimlerin makro-deneyimleri nasıl oluşturabildiğine dair bileşim problemi de tartışılır. Russellcı panpsişizmin fenomenal özelliklerinin hem yatkınlık özelliklerini hem de ağrı ve renk deneyimleri gibi sıradan bilinçli zihinsel durumları temellendirdiği, ve panpsişizmin bilincin temel ve yaygın bir gerçeklik özelliği olduğu yönündeki ana ilkeyi benimsediği belirtilir; bilinçli deneyime sahip varlıkların öznel deneyimlerinin nasıl açıklanacağı bulmacasına çözüm sunması panpsişizmin en güçlü yanı olarak görülür.

Bu tartışmalar, boyutlar arası geçişlerin sadece olgusal değil, aynı zamanda varoluşsal ve yöntemsel bir sorun olduğunu gösterir. Russellcı monizmin fizik ile bilinç arasındaki uçurumu köprülemeye çalıştığı, ama bu köprünün ne kadar başarılı olduğunun tartışmalı kaldığı belirtilir; Descartes'ın benliğin kalıcılığını ruh cevherine bağlama girişiminin de, bilinç ile beden arasındaki uçurumu köprüleme çabasıyla aynı yapısal sorunu taşıdığı, her iki durumda da varlığın bir boyutunun diğerine temel oluşturup oluşturmadığı ya da ikisi arasında geçişli bir ilişki bulunup bulunmadığı sorusunun belirsiz kaldığı vurgulanır. Russellcı panpsişizmin zihinsel nedenselliği açıklama kapasitesinin sınırlarını sınayan bir çözümleme, boyutlar arası geçişlerin herhangi bir monist veya düalist yapı içinde ne ölçüde tutarlı biçimde modellenebileceğini pratik olarak test eder. Çift görünüşlü tektaniciliğin rölativizmle uyumlu tarafsız monizminin epistemik sınırları da bu tartışmaya dahil edilir, ve bu sınırların boyutlar arası varlığın felsefi temsiline nasıl etki ettiği sorgulanır; ancak bu tartışmanın ötesinde, modern fizik ve fenomenolojinin sunduğu olgusal temeller üzerinden boyutlar arası düşünülebilirlik sorunu açıkça tartışılmaya devam etmektedir.

Whitehead'in süreç felsefesi, boyutlar arası varlık kuramlarının en kapsamlı alternatiflerinden birini sunar. Bu görüşe göre gerçekliğin temel olguları, en ilkel olaylar yani güncel vesilelerdir; bunlar ortaya çıkan, bir sonraki nesle bilgi aktarabilecek kadar kalıcı olan ve ardından sönümlenen birimlerdir. Whitehead'in gerçekliği, fiziğin tasvir ettiği durağan bir olaylar bloğu değil, bileşik bir şimdidir, geçmişin kalıcı ve geleceğin açık olduğu büyüyen bir blok gibi düşünülebilir. Gerçek varlıklar bir süreçtir, olaylar bu sürecin veya oluşun temel birimleridir; oluş, bir şeyin ortaya çıkma sürecini ifade eder ve burada gerçek olan, potansiyelin karşıtı olarak konumlanır; gerçek olmak bir süreç olmaktır, dünya sürekli devam eden bir süreçtir. Bir süreç farklı aşamalar, evreler veya olaylar dizisi olarak tasvir edilebilir, her biri oluş ya da Whitehead'in terimiyle konkresans içerir, yani potansiyellikten gerçekliğe geçişi andıran bir süreçtir; eğer bu aşamalar tam anlamıyla farklı varlıklarsa, her yeni konkresans farklı bir varlığın potansiyellikten gerçekliğe geçişi olur, bu da her evrenin ontolojik kökeninin ne olduğu sorusunu gündeme getirir, çünkü olasılık ya mutlak bir oluştan ya da önceden belirlenmiş bir düzenden gelmelidir. Whitehead için bir taş, bir piramit veya bir nehir de dahil olmak üzere her şey bir olaydır; olay, uzay ve zamanda bitişik, birbiriyle ilişkili, belirli bir kapsam içinde belirlenmiş güncel vesilelerin bağlantısıdır, hiçbir olay yalnız başına oluşmaz, gerçek varlıklar oluş sürecinde birleşir ve bu birleşme bağlantının kendisini tanımlar. Olaylar arasında her zaman bir ilişki vardır, dünya birbiriyle ve içinde bulundukları ortamlarla ilişkili daha büyük ve daha küçük olay sistemleri olarak en iyi biçimde anlaşılabilir, bazıları nispeten kararlıdır; Whitehead'in metafiziği bir süreç felsefesidir, değişim belirli potansiyelliklerin gerçekleşmesi ve diğerlerinin kaybolmasıdır, dünya basitçe var olmaz, her zaman oluşan bir süreçtir, gerçek varlıklar kısa süre kalıcıdır ve kendi kendini yaratma süreçleridir.

Whitehead'in gerçeklik anlayışı, klasik töz anlayışından temelden farklıdır; tözler durağan bir kalıcılığa sahip birimler olarak kavranırken, Whitehead'de her şey süreçsel bir oluştur. Bu ontolojik kayış, varlığın hangi boyutunun temel alınacağı sorusuna radikal bir yanıt verir, temel olan bir bileşik şimdi, atomik birimler veya bir töz değil, bir konkresans sürecidir. Süreçlerin kısmen kendi kendini belirleyen, öznel ve diğer süreçlerle ilişkiye girebilen yapılar olduğu, kendilerinin zamansal olmadığı ve her birinin içsel zamansal evresi olmayan bölünmez bir çağ olduğu belirtilir; bu yapı, kendi kendini belirleme özelliği taşıdığı ölçüde klasik madde-form ikiliğinden farklı bir ontolojik kategori açar. Bir konkresans, potansiyellerin bir araya gelmesidir, gerçek bir varlığın büyümesi konkresans olarak adlandırılır. Konkresans süreci, durağan bir varoluşun aksine, sürekli bir potansiyellerden aktüeliteye geçiş anını temsil eder ve varlığın zaman boyutu ile öz boyutunu birleştiren bir süreç olarak ontolojik bir köprü işlevi görür.

Süreç felsefesi ile beyin bilimi arasındaki köprüde önemli bulgular vardır. Beyin görüntüleme çalışmaları, kortikal orta hat yapılarının öz-referanslı uyaranların işlenmesinde merkezi bir rol oynadığını ve bilinçli ben'in önemli bir bileşenini oluşturduğunu, ancak bilinçdışı ben'in bedenselleşmiş zihin kavramı çerçevesinde diğer beyin yapılarına dağıldığını gösterir; bu bulgular, klasik cogitodan yola çıkan ben'in ya tamamen bilinçli bir yapı olduğu ya da bedene tümüyle yayılmış bir fenomen olduğu şeklindeki iki kutuplu modellerin yetersiz kaldığını ortaya koyar. Kişisel kimliğin hangi ölçütün aynılığı garanti ettiği sorusu, bir bütünün parçaları değişirken bütünün nasıl aynı kalabildiği sorusuyla birleşir, ve karmaşık dinamik sistemler çözümlemesi parça değişimi karşısında bütünün sürekliliğinin ontolojik güçlüğüne dikkat çekerek bu güçlüğün süreç felsefesiyle ne ölçüde aşılabileceğini sorgular. Felsefi ve psikolojik yaklaşımların bütünleşik bir kişisel kimlik anlayışına doğru ilerlediği, ama bu ilerlemenin birinci şahıs özneliğinin ciddiye alınmasını gerektirdiği vurgulanır.

Varlığın boyutları arasındaki geçişlerin bir başka boyutu, özelliklerin tözlerden bağımsız mı yoksa tözlerin temel bir parçası mı olduğu sorusudur. Aristoteles'in birincil tözlerin tümellerden ve töz olmayanlardan ontolojik olarak bağımsız olduğunu, ancak töz olmayanların ve tümel tözlerin tözlere ontolojik olarak bağımlı olduğunu savunduğu, standart yorumun bu bağımsızlığı bağımsız var olma kapasitesi olarak aldığı, ama alternatif bir yorumun ontolojik bağımsızlığı belirli bir ontolojik statüye bağımsız sahip olmaya indirgediği öne sürülür. Birincil tözün ilineksel niteliklerle ilişkisine dair üç yorum arasındaki tercihin, Aristoteles'in hylemorfik doktriniyle olan ilişkiyi nasıl etkilediği sorusu, tözsel-ilineksel geçişlerin ontolojik temelinin ne olduğu sorusunu gündeme getirir. Birincil töz ve ikincil töz ayrımının tür ve cinslere hem ontolojik hem epistemik bir temellilik sağladığı, ve bu statünün kuramın diğer temel kavramlarıyla nasıl bağlandığı sorusu da açık kalır.

Bu çerçevenin boyutlar arası tartışmaya etkisi, tözlerin ve ilineklerin ontolojik statüsünün birbirine indirgenemeyeceğini ama birbirinden tam olarak da bağımsız olmadığını gösterir. Buradaki geçişler saf bir indirgeme ile değil, yapısal bir karşılıklı bağımlılık ile karakterize edilir. Maddi dünyada tözleri, onlarda görünen nitelikler aracılığıyla öğreniriz; bir gölü doğrudan töz olarak görmeyiz, parıltılı su yüzeyi ve kıyı çevresi bizi gölü algılamaya yönlendirir, tıpkı beden ve zihnin temel niteliklerinin Descartes için sırasıyla uzam ve düşünme olması gibi. Descartes'ın zihin ve bedeni betimlerken kalıtımsal olarak Platonculuk ve Aristotelesçilik gibi geleneklerden gelen töz düalizmini taşıdığının bilincinde olarak, bunları rakip ve işbirlikçi tözler olarak sunma eğiliminden kaçınmaya çalıştığı, ama açıklayıcı yetersizlikler nedeniyle düalizmden tam olarak kurtulamadığı belirtilir. Kartezyen düalizmin özünde bir töz düalizmi olduğu ama niteliklere dayandığı yönündeki bulgu, bu gerilimi özetler; bu paradoksun yenilenmiş bir bağlamda ele alınması, töz-nitelik boyutları arasındaki geçişin ne kadar iç içe geçmiş olduğunu gösterir.

Varlığın boyutları sorununun en doğrudan bağlantısı, çağdaş fizik ve kuantum mekaniğinin sunduğu çok boyutlu evren kavrayışlarıdır. Bu bağlamda boyut, felsefi olarak uzay, zaman ve bilinç gibi farklı varoluşsal katmanları birbirine bağlayan bir kategori olarak ele alınabilir; varlığın boyutları, her ontolojik düzlemin kendine özgü bir yapıya sahip olduğunu ama bu yapıların birbiriyle sürekli etkileşim içinde bulunduğunu gösterir. Bu etkileşimin doğası, Aristoteles'in töz-ilinek ayrımından süreç felsefesinin birleşik çok boyutluluğuna kadar uzanan tarihsel bir hat içinde tartışılmaya devam eder, ve bu tartışma metafiziğin en temel sorularından biri olarak varlığın ne olduğuna ve neden bazı varlıkların farklı boyutlara sahip olduğuna dair soruları yanıtsız bırakmaya devam etmektedir. Her yeni boyutlar arası geçiş önerisi kendi içinde bir açıklama çerçevesi sunar, ama aynı zamanda yeni sorular da doğurur; bu durum metafiziğin canlılığını ve boyutlar arası varlık sorununun hâlâ çözülmemiş bir problem olarak felsefi araştırmanın merkezinde kalmasını garanti eder.
Diğer Yazılar
Kişisel Kimliğin Felsefi Temelleri Determinizm Kelebek Rüyası Paradoksu Hermetik ve Alşimik Gelenekte Rüyalar Antik Mısır'da Sebayt Metinleri: Bilgelik, Öğüt ve Ahlaki Eğitim Geleneği Sinizm
← Ana Sayfaya Dön