← Ana Sayfaya Dön

Kişisel Kimliğin Felsefi Temelleri

Metafizikte kimlik problemi, insanın kendi varlığına dair en temel ve en çözümsüz sorulardan birini oluşturur, çünkü bu soru yalnızca soyut bir felsefi merak konusu değil, aynı zamanda her insanın kendi yaşam deneyiminde sürekli karşılaştığı bir gerçekliktir. Bir çocukluk fotoğrafına baktığımızda orada gördüğümüz küçük bedeni bugünkü kendimizle aynı kişi olarak kabul ederiz, oysa o bedenle bugünkü beden arasında hemen hiçbir hücre ortak değildir, o zihniyetle bugünkü zihniyet arasında da çoğu zaman köklü farklar bulunur. Yine de bu sürekliliği sorgulamadan yaşarız, tıpkı bir nehrin akan suyu her an değiştiği halde ona hâlâ aynı nehir dediğimiz gibi. Felsefenin yaptığı şey, gündelik yaşamda sorgulamadan kabul ettiğimiz bu sürekliliğin altını kazımak ve onu temellendiren şeyin gerçekten ne olduğunu araştırmaktır.

Bu araştırmanın kökeninde, değişimin kendisinin nasıl algılandığı sorusu yatar. Bir şey hiç değişmeden kalıyorsa, kimlik sorunu ortaya çıkmaz bile, çünkü tanıma ve süreklilik zaten kendiliğinden verilidir. Ama insan hayatı boyunca hemen her şey değişir; bedenin hücreleri yenilenir, inançlar dönüşür, ilişkiler kurulur ve biter, meslekler değişir, siyasi ve dini görüşler zaman içinde başkalaşabilir. Bütün bu değişimlere rağmen kişi kendisini yine de aynı özne olarak deneyimler ve bu deneyimin failine ben der. İşte tam bu noktada iki ayrı soru birbirinden ayrışır: birincisi, bu ben gerçekten aynı kalıyor mu, yoksa bu bir yanılsama mı sorusu, yani ontolojik soru; ikincisi ise, eğer gerçekten bir süreklilik varsa bunu nasıl bileceğimiz sorusu, yani epistemolojik soru. Bu iki soru birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ama aynı şey değildir, çünkü bir şeyin var olması ile onun bilinebilir olması her zaman örtüşmeyebilir.

Fiziksel nesneler söz konusu olduğunda bu problem görece kolay çözülebilir gibi görünür. Bir masanın dün durduğu yerde bugün de büyük ölçüde aynı biçimde durduğunu görürüz, uzay zamansal sürekliliği izleyerek onu aynı masa olarak tanırız. Ama kişi söz konusu olduğunda bu basit çözüm yetersiz kalır, çünkü kişi salt fiziksel bir nesne değildir. Bedeni vardır elbette, ve bu beden uzay zamansal ölçütlere tabi olabilir, ama kişiyi kişi yapan şey yalnızca bedensel devamlılık değildir; zihinsel yaşam, bilinç, niyetler, anılar, birinci şahıs bakış açısı gibi unsurlar da işin içine girer ve bunlar fiziksel nesnelerin sahip olmadığı bir karmaşıklık katmanı eklerler.

Modern felsefede bu sorunun en keskin ilk formülasyonu Descartes ile ortaya çıkar. Descartes, her şeyden, hatta duyularının kendisini aldattığı ihtimalinden bile kuşku duyabileceğini, ama kuşku duyan bir şeyin var olmadan kuşkunun kendisinin mümkün olamayacağını fark eder. Bu çıkarım, düşünüyorum öyleyse varım biçiminde özetlenen ve modern Batı felsefesinin başlangıç noktası sayılan meşhur cogito önermesine varır. Ne var ki bu keşif, kişisel kimliğin zaman içindeki sürekliliğine dair bir yanıt vermez; sadece belirli bir anda düşünen bir öznenin var olduğunu garanti eder. Descartes'ın bilinç kavramını sistematik bir tanım vermeden kullanması da tartışmalıdır, çünkü bilinçli ve bilinçdışı düşünceler arasında net bir ayrım yapılmadığı sürece cogito'nun gerçek bir öz bilgi iddiası taşıyıp taşımadığı belirsiz kalır. Bazı yorumculara göre bu argümanın en derin okunuşunda bilinç bir öncül olarak değil, doğrudan sezilen bir gerçeklik olarak işlev görür; bu da cogito'yu klasik bir mantıksal kanıttan çok, bir tür içsel farkındalık edimine dönüştürür.

Descartes'ın bu katıksız ben keşfi, kişisel kimliğin zaman içinde neyin koruyucusu olduğu sorusunu cevapsız bırakır. Bu boşluğu doldurmaya çalışan isim John Locke olur. Locke'a göre kişisel kimlik, sabit bir ruh cevherinde değil, bilincin sürekliliğinde temellenir. Bir kişi geçmişteki bir eylemi ya da düşünceyi hatırlayabildiği ölçüde, o eylemin ve düşüncenin asıl sahibi olan kişiyle özdeştir. Locke bu görüşünü açıklamak için ilginç düşünce deneyleri kullanır; örneğin bir prensin bilincinin bir kunduracının bedenine geçtiğini hayal edersek, dışarıdan bakan herkes o bedeni kunduracı olarak görse bile, gerçek kimlik prensin geçmiş yaşamının bilincini taşıyan zihinle birlikte gider. Bu örnek Locke'un kişisel kimliği neredeyse tamamen bilince, dolayısıyla belleğe indirgeme girişiminin hem gücünü hem de zorluğunu bir arada gösterir. Bilincin geçmişe doğru ne kadar uzanabildiği, kişisel kimliğin de o kadar geriye uzandığı anlamına gelir; ama bu formülün tam olarak nasıl anlaşılması gerektiği, yani bilincin bireysel anıları hatırlama kapasitesi mi yoksa daha genel bir birinci şahıs duyarlığı mı olduğu hâlâ tartışmalıdır.

Locke'un bu bellek temelli kuramı kendi döneminden itibaren ciddi eleştirilere maruz kalmıştır. On sekizinci yüzyılda Thomas Reid, bu kuramın geçişlilik özelliği taşımadığını göstermiştir; eğer bir kişi gençliğindeki bir olayı hatırlıyor, o olayı da çocukluğundaki bir olayı hatırlıyorsa, bu, kişinin şimdiki haliyle çocukluğundaki olayı doğrudan hatırladığı anlamına gelmek zorunda değildir, oysa Locke'un tezinin tutarlı olması için bu geçişliliğin sağlanması gerekirdi. Joseph Butler ise daha temel bir itiraz getirmiş, hatırlama kapasitesinin kendisinin zaten bir kişisel kimlik varsayımına dayandığını, dolayısıyla Locke'un kanıtının dairesel olduğunu, yani açıklamaya çalıştığı şeyi zaten önceden varsaydığını öne sürmüştür. Bu iki eleştiri, belleğin kişisel kimliğin hem gerekli hem yeterli koşulu olarak sunulmasının yapısal olarak sorunlu olduğunu ortaya koyar. Yine de çağdaş nörobilimin bulguları, Locke'un sezgisini bir bakıma doğrulamıştır; belleğin durağan bir kayıt olmadığı, aksine sürekli yeniden inşa edilen dinamik bir süreç olduğu gösterilmiştir, bu da bilinç ile bellek arasındaki bağın Locke'un düşündüğünden de karmaşık ama yine de kurucu bir ilişki olduğunu düşündürür.

Locke'un konumuna karşı en yıkıcı itiraz David Hume'dan gelir. Hume kendi iç dünyasına baktığında sabit ve değişmez bir öz bulamadığını, gördüğü şeyin yalnızca birbirini izleyen algılar akışı olduğunu söyler. Ona göre zihin, birliği ve sürekliliği olan bağımsız bir güç değil, yalnızca nedensellik ve benzerlik ilişkileriyle birbirine bağlanan bir algılar demetidir. Hume bu görüşünü desteklemek için sebze, nehir, kilise gibi örnekler kullanır; bunlar zaman içinde tamamen değişseler bile insan zihni onları sabit ve bir bütün olarak algılamaya eğilimlidir, ve kişisel kimlik duygusu da tıpkı bunlar gibi gerçek bir özdeşlik değil, zihnin ürettiği bir yanılsamadır. Hume derin uykuda algıların tamamen askıya alındığını, o anlarda ben bilincinin de ortadan kalktığını, ölümle birlikte tüm algılar sona erdiğinde de geriye hiçbir şeyin kalmayacağını vurgular. Ama bu radikal görüş kendi içinde bir bilmece bırakır; eğer iç deneyim bize ben'in birliği ve sürekliliği konusunda hiçbir kanıt sunmuyorsa, o zaman bu sürekliliğe duyduğumuz güçlü ve doğal inanç nereden gelmektedir. Hume'un asıl açıklaması gereken şey, kanıtsız bir yerde bu inancın nasıl bu kadar sağlam biçimde doğduğudur, ve bu soru onun kendi kuramının en zayıf noktası olarak kalır.

Locke ile Hume arasındaki bu gerilim, kişisel kimliğin ne tür bir varlık yapısına sahip olabileceğine dair iki temel seçeneği ortaya koyar, bilinç ya da bellek yoluyla sağlanan psikolojik süreklilik, ya da bedensel ve maddi süreklilik. Ama her iki seçenek de kendi içinde ciddi sorunlar barındırır. Bedensel sürekliliğe dayanmak isteyenler bile, bir bedenin bütün hücrelerinin yıllar içinde neredeyse tamamen yenilendiği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalır; eğer parçalar tamamen değişiyorsa, bütünün aynı kaldığını söylemek için hangi ölçüte başvurulacağı sorusu yeniden açılır. Fiziksel ölçütlerin yeterli olmadığını savunanlar ise, kişinin bedenle sınırlı olmayan bilişsel ve niyetsel bir boyutu olduğunu, bu boyutun salt uzay zamansal terimlerle tüketilemeyeceğini öne sürerler. Bu tartışmanın dini ve varoluşsal boyutları da vardır; kimliği bedensel öğelere dayandıran materyalist yaklaşımların yanında, hafızayı ve psikolojik bilinci temel ölçüt sayan hafıza kuramları, kimliğin ancak zihin veya ruh üzerinden temellenebileceğini savunan düalist görüşler, ve dini değerler üzerinden yeniden diriliş fikrini işleyen teist yaklaşımlar da bu tartışmaya dahil olur. Bu çeşitlilik, kişisel kimlik sorununun yalnızca akademik bir kurgu olmadığını, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal ağırlığı olan bir mesele olduğunu gösterir.

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Derek Parfit, Hume'un radikal şüpheciliğini yeni bir düzeyde yeniden ele alır. Parfit'in geliştirdiği güçlü bağlantısallık kavramı, geçişli bir ilişki değildir; bugünkü ben ile dünkü ben arasında güçlü bir bağlantı vardır, üç gün önceki ben ile de güçlü bir bağlantı vardır, ama yirmi yıl önceki ben ile aradaki uzun zincir nedeniyle bu geçişlilik geçerli olmaktan çıkar. Bu yüzden güçlü bağlantı tek başına kişisel kimliğin ölçütü olamaz; onun yerine, üst üste binen zincirler biçiminde tanımlanan psikolojik süreklilik kavramı devreye girer. Parfit bu fikri ilişki R adını verdiği bir kavramla birleştirir, psikolojik bağlantısallık ile psikolojik sürekliliğin bir araya gelmesiyle oluşan bu ilişki, bugünkü benlik ile çocukluktaki benlik arasında bile, karakter ve arzular tamamen değişmiş olsa da, ortak anılar üzerinden bir bağ kurar. Parfit bu ilişkinin dallanmadığı durumlarda kişisel özdeşliğin gerçekleştiğini kabul eder, ama asıl çarpıcı iddiası şudur, ona göre kişisel kimliğin kendisi yaşamda gerçekten önem taşıyan şey değildir; önemli olan, kimlik iddiasından bağımsız olarak var olan psikolojik sürekliliktir. Bu düşünce, kişisel kimliğe verdiğimiz ahlaki ve duygusal ağırlığın yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini ima eder. Yine de Parfit'in kendi kuramını dairesellik suçlamasına karşı savunma girişimi, sonunda bilincin birliği kavramına başvurmak zorunda kalır, ve orada da benzer bir dairesellik tehdidi belirir. Bazı düşünürler daha da ileri giderek, kişisel kimliğin ne psikolojik ne de biyolojik temelde tutarlı biçimde kurulamayacağını, çünkü psikolojik yaklaşımın zaten bir özne varsaydığını, biyolojik yaklaşımın ise zihni bedenin tümüne değil yalnızca bazı yapılarına bağladığını, bu yapıların da gündelik deneyimde doğrudan erişilebilir olmadığını savunurlar. Bu görüşe göre aslında hiçbir şeyle tam olarak özdeş değilizdir, ve yaşamda gerçekten önemli olan şey süreklilik değil, benzerliktir.

Kişisel kimliğin bir başka boyutu, kişinin kendisini bir anlatı içinde kurmasıdır. Sahip olduğumuz ben duygusu, kopuk kopuk yaşanan parçaları birbirine bağlayan bir hikâye yapısı içinde işler gibi görünür. Ancak bu noktada bile felsefeciler, kişisel özdeşlik problemine dair sahip olduğumuz sezgilerin ne kadar güvenilir olduğu konusunda net bir zemine sahip olmadığımızı hatırlatırlar; tartışma çoğu zaman birbiriyle çatışan sezgilerin karşı karşıya geldiği bir alanda yürütülür, ve bu durum probleme özgü metafizik zorluğun yanına bir de metodolojik belirsizlik ekler. Doğumdan ölüme kadar geçirdiğimiz bütün değişimlere rağmen doğal sezgilerimiz bize değişmeyen bir öz olduğunu fısıldar, ama bu öz tarihsel olarak çoğu zaman ruh kavramıyla özdeşleştirilmiştir. Bazı düşünürler, sürekliliğin mümkün olduğu bir evrende bile bilinçlerin tek bir düzeyde olmaması durumunda kişisel özdeşliğin yine de gerçekleşmeyebileceğini gösteren düşünce deneyleri geliştirerek, sürekliliğin kişisel kimlik için zorunlu bir koşul olup olmadığını yeniden tartışmaya açarlar.

Batı felsefesinin bu tartışmalarının yanında, Doğu felsefesi geleneği meseleye bambaşka bir açıdan yaklaşır. Bu gelenekte ben, sabit bir öz olarak değil, sürekli akan bir süreç olarak anlaşılır. Zen düşüncesindeki ben bilinci kavramı, Descartes'ın cogito'sundan temelden farklıdır, çünkü sabit bir özneyi temellendirmeye çalışmak yerine, bilincin akış halindeki doğasını olduğu gibi kabul eder. Bu karşılaştırma, Batı metafiziğinin çoğu zaman kurucu bir özne varsayımı üzerinden ilerlediğini, Doğu geleneğinin ise ben'i sabit bir öz olmaktan çıkarıp süreçsel bir fenomen olarak yeniden konumlandırdığını gösterir; bu da kişisel kimlik sorununa getirilebilecek çözümlerin kültürel ve felsefi bağlamdan bağımsız olmadığını ortaya koyar.

Çağdaş sinirbilim ve psikoloji, bütün bu felsefi tartışmalara deneysel bir boyut ekler. Beyin görüntüleme çalışmaları, kortikal orta hat yapılarının öz referanslı uyaranların işlenmesinde merkezi bir rol oynadığını, bunun bilinçli ben'in önemli bir bileşenini oluşturduğunu gösterir; ama bilinçdışı ben, bedenselleşmiş zihin kavramı çerçevesinde beynin çok daha geniş bir ağına yayılmış görünür. Bu bulgular, ben'in ya tamamen bilinçli bir yapı olduğu ya da bedene tümüyle yayılmış bir fenomen olduğu şeklindeki iki kutuplu ve basit modellerin yetersiz kaldığını gösterir. Bilinç araştırmaları içinde, ben'in bir illüzyon olabileceği yönündeki görüşler de ciddiye alınmaktadır; kör görüş gibi olgular, bilinçli ve bilinçdışı süreçlerin birbirinden ne kadar ayrışabildiğini gösterirken, beyin etkinliği ile bilinçli karar arasında bir gecikme bulunduğuna dair bulgular da, ben bilincinin sinirsel süreçlerin dışında ve onları yönlendiren bir fail olmaktan çok, çok katmanlı ve karmaşık bir yapının sonucu olduğunu düşündürür.

Bütün bu tartışmalar bir arada değerlendirildiğinde, ben sorusunun kesin ve nihai bir metafizik yanıtının olup olmadığı sorusu açık kalmaya devam eder. Ben'in aynılığını hangi ölçütün garanti ettiği sorusu, değişimin sürekli olduğu bir dünyada kimliğin hangi anlamda korunduğu sorusuna bağlıdır, ve bu soru psikolojik, nörolojik, sosyal ve varoluşsal boyutları bir araya getiren disiplinler arası bir yaklaşımı zorunlu kılar. Kişisel kimlik kuramlarının tek tek başarısız olduğunu düşünen ve bunun yerine bir tür hata kuramı önerilmesi gerektiğini savunan görüşler de vardır; bu görüşe göre sağduyunun zihni bedene ait kılması, en baştan derinlemesine hatalı bir varsayımdır. Parfit'in girişiminin bile sonunda bilincin birliği varsayımından kurtulamaması, kişisel kimlik kuramlarının temelinde yatan özne kavramının ne kadar yapısal bir sorun olduğunu gösterir.

Felsefe tarihi boyunca bu soruya tatmin edici tek bir yanıt verilebilmiş değildir, ama bu yanıtsızlık sorunun geçersizliğine değil, derinliğine işaret eder. Descartes'ın salt bir düşünme ediminde temellendirdiği ben, Locke'ta bilinç ve bellek sürekliliğinde cisimleşmiş, Hume'un elinde bir algılar demetine dönüşmüş, Parfit'in indirgemeci analizinde psikolojik sürekliliğe indirgenmiş, çağdaş sinirbilimde ise çok katmanlı bir nöral fenomen olarak yeniden ele alınmıştır. Her aşamada bu soru, verilen yanıtın açtığı yeni bir alt soruya dönüşmüş ve metafizik geleneğin canlılığını korumasını sağlamıştır. Belki de ben sorusu, hiçbir zaman kesin bir yanıt bulamayacak, ama tam da bu yüzden felsefeyi sürekli harekete geçiren bir soru olarak kalmaya devam edecektir, ve bu sorunun her yeni ele alınışında kim olduğumuza, neyin bizi aynı kişi kıldığına ve bu aynılığın bize gerçekte ne söylediğine dair anlayışımız biraz daha derinleşir.
Diğer Yazılar
Determinizm Kelebek Rüyası Paradoksu Hermetik ve Alşimik Gelenekte Rüyalar Antik Mısır'da Sebayt Metinleri: Bilgelik, Öğüt ve Ahlaki Eğitim Geleneği Sinizm Çekim Yasası
← Ana Sayfaya Dön