Panpsikizm: Bilinç Her Yerde midir?
Panpsikizm (İngilizce panpsychism), zihnin ya da bilincin, evrenin en temel ve en yaygın özelliklerinden biri olduğunu öne süren bir felsefi görüştür. Bu görüşe göre bilinç yalnızca insanlarda ve gelişmiş hayvanlarda değil, atomlar, elektronlar gibi maddenin en temel yapı taşlarında da, ilkel ve basit bir biçimde de olsa bulunur. Belirtmek gerekir ki, bazı popüler metinlerde karşılaşılan "panpsişizm" terimi, "panpsikizm"den ayrı, daha geniş kapsamlı bir görüşmüş gibi sunulsa da, aslında bu iki sözcük aynı İngilizce kavramın (panpsychism) Türkçeye farklı biçimlerde aktarılmış hâllerinden ibarettir; felsefe literatüründe birbirinden ayrı, farklı tanımlara sahip iki bağımsız görüş olarak yer almazlar.
Panpsikizmin kökleri, felsefe tarihinin en eski dönemlerine kadar uzanır. Antik Yunan filozofu Thales'in her şeyin tanrılarla, yani bir tür canlılıkla dolu olduğunu söylediği aktarılır; bu, panpsikist düşüncenin bilinen ilk izlerinden biri sayılır. 17. yüzyılda Baruch Spinoza, tek bir sonsuz tözün (Tanrı ya da Doğa) hem düşünme hem de yer kaplama gibi sonsuz sayıda niteliğe sahip olduğunu savunarak panpsikizme yakın bir metafizik geliştirdi. Aynı yüzyılda Gottfried Wilhelm Leibniz, evrenin monad adını verdiği, her biri kendine özgü bir algı ve içsel deneyime sahip temel birimlerden oluştuğunu öne sürdü. 20. yüzyılda ise Alfred North Whitehead, süreç felsefesi çerçevesinde gerçekliğin temel birimlerinin, bir tür deneyim taşıyan olaylardan oluştuğunu savunarak bu geleneği güncel felsefeye taşıdı.
Günümüzde panpsikizm, özellikle bilinç felsefesi alanında ciddi bir akademik ilgiyle yeniden gündeme gelmiştir. Bu yeniden canlanışın temel nedeni, felsefeci David Chalmers'ın 1990'larda formüle ettiği bilincin zor problemi (hard problem of consciousness) kavramıdır. Bu probleme göre, beyindeki fiziksel ve nörolojik süreçlerin nasıl işlediğini eksiksiz biçimde açıklasak bile, bu süreçlerin neden ve nasıl öznel bir deneyime -yani bir şeyin nasıl hissettirdiğine dair içsel bir "ben"e- yol açtığını açıklamak son derece zordur. Bazı filozoflara göre, fizikselci (materyalist) görüşün bu boşluğu dolduramaması, panpsikizmi ciddiye alınması gereken bir alternatif hâline getirmektedir; çünkü panpsikizm, bilinci sonradan ortaya çıkan (emergent) bir özellik olarak değil, maddenin en temelinde zaten var olan bir nitelik olarak konumlandırarak bu açıklama boşluğunu bir ölçüde aşmaya çalışır.
Panpsikizmin kendi içinde de farklı biçimleri vardır. Panprotopsikizm adı verilen görüşe göre, temel fiziksel varlıklar tam anlamıyla bilinçli değildir, ancak proto-fenomenal denilen, bilincin yapı taşı sayılabilecek özellikler taşırlar; bu özelliklerin bir araya gelmesiyle karmaşık bilinç ortaya çıkar. Kozmopsişizm (cosmopsychism) adı verilen bir başka görüşe göre ise, bilincin temel taşıyıcısı küçük parçacıklar değil, evrenin kendisidir; bireysel zihinler, bu evrensel bilincin farklı görünümleri ya da parçalarıdır. Bunların dışında, tüm doğal varlıklara -taşlara, nehirlere, ağaçlara- bir tür ruh ya da yaşam atfeden animizm de, panpsikizmle akraba ama daha çok dinî ve mitolojik bir gelenek olarak kabul edilir; günümüz akademik panpsikistleri genellikle bunu kendi görüşlerinden ayırır ve iddialarını, karmaşık insan zihniyle karıştırılmaması gereken, çok daha ilkel bir öznel deneyim (duyarlılık) düzeyiyle sınırlı tutarlar.
Panpsikizme yöneltilen en ciddi felsefi itiraz, kombinasyon problemi (combination problem) olarak bilinir; bu terim ilk olarak psikolog William James tarafından 1890 yılında dile getirilmiş, günümüzde en sistematik biçimde David Chalmers tarafından ele alınmıştır. Problem şudur: eğer elektronlar ya da kuarklar gibi temel parçacıkların her biri kendi başına ilkel bir bilince sahipse, bu sayısız mikro-bilincin bir araya gelerek nasıl tek, bütünlüklü ve karmaşık bir insan bilincine dönüştüğünü açıklamak son derece güçtür. James'in klasik örneğiyle söylersek, yüz farklı duyguyu yan yana ne kadar sıkıştırırsanız sıkıştırın, her biri yine kendi kabuğuna hapsolmuş, pencersiz ve diğerlerinden habersiz kalmaya devam eder; bunların nasıl olup da tek bir öznel deneyime kaynaştığı açık değildir.
Panpsikizm, bilimsel materyalizm ya da fizikalizm (gerçekliğin yalnızca madde ve fiziksel süreçlerden ibaret olduğunu savunan görüş) karşısında zaman zaman bir alternatif olarak sunulur; ancak kendisi de deneysel olarak test edilebilir, ölçülebilir bir bilimsel teori değildir, felsefi bir metafizik pozisyon olarak kalır. Bu nedenle bilim camiasında geniş bir kabul görmemekle birlikte, felsefeci Philip Goff gibi çağdaş savunucuları tarafından, bilincin kökenine dair mevcut bilimsel açıklamaların yetersizliğine karşı mantıklı ve tutarlı bir alternatif olarak ciddiyetle savunulmaya devam etmektedir.
Panpsikizmin kökleri, felsefe tarihinin en eski dönemlerine kadar uzanır. Antik Yunan filozofu Thales'in her şeyin tanrılarla, yani bir tür canlılıkla dolu olduğunu söylediği aktarılır; bu, panpsikist düşüncenin bilinen ilk izlerinden biri sayılır. 17. yüzyılda Baruch Spinoza, tek bir sonsuz tözün (Tanrı ya da Doğa) hem düşünme hem de yer kaplama gibi sonsuz sayıda niteliğe sahip olduğunu savunarak panpsikizme yakın bir metafizik geliştirdi. Aynı yüzyılda Gottfried Wilhelm Leibniz, evrenin monad adını verdiği, her biri kendine özgü bir algı ve içsel deneyime sahip temel birimlerden oluştuğunu öne sürdü. 20. yüzyılda ise Alfred North Whitehead, süreç felsefesi çerçevesinde gerçekliğin temel birimlerinin, bir tür deneyim taşıyan olaylardan oluştuğunu savunarak bu geleneği güncel felsefeye taşıdı.
Günümüzde panpsikizm, özellikle bilinç felsefesi alanında ciddi bir akademik ilgiyle yeniden gündeme gelmiştir. Bu yeniden canlanışın temel nedeni, felsefeci David Chalmers'ın 1990'larda formüle ettiği bilincin zor problemi (hard problem of consciousness) kavramıdır. Bu probleme göre, beyindeki fiziksel ve nörolojik süreçlerin nasıl işlediğini eksiksiz biçimde açıklasak bile, bu süreçlerin neden ve nasıl öznel bir deneyime -yani bir şeyin nasıl hissettirdiğine dair içsel bir "ben"e- yol açtığını açıklamak son derece zordur. Bazı filozoflara göre, fizikselci (materyalist) görüşün bu boşluğu dolduramaması, panpsikizmi ciddiye alınması gereken bir alternatif hâline getirmektedir; çünkü panpsikizm, bilinci sonradan ortaya çıkan (emergent) bir özellik olarak değil, maddenin en temelinde zaten var olan bir nitelik olarak konumlandırarak bu açıklama boşluğunu bir ölçüde aşmaya çalışır.
Panpsikizmin kendi içinde de farklı biçimleri vardır. Panprotopsikizm adı verilen görüşe göre, temel fiziksel varlıklar tam anlamıyla bilinçli değildir, ancak proto-fenomenal denilen, bilincin yapı taşı sayılabilecek özellikler taşırlar; bu özelliklerin bir araya gelmesiyle karmaşık bilinç ortaya çıkar. Kozmopsişizm (cosmopsychism) adı verilen bir başka görüşe göre ise, bilincin temel taşıyıcısı küçük parçacıklar değil, evrenin kendisidir; bireysel zihinler, bu evrensel bilincin farklı görünümleri ya da parçalarıdır. Bunların dışında, tüm doğal varlıklara -taşlara, nehirlere, ağaçlara- bir tür ruh ya da yaşam atfeden animizm de, panpsikizmle akraba ama daha çok dinî ve mitolojik bir gelenek olarak kabul edilir; günümüz akademik panpsikistleri genellikle bunu kendi görüşlerinden ayırır ve iddialarını, karmaşık insan zihniyle karıştırılmaması gereken, çok daha ilkel bir öznel deneyim (duyarlılık) düzeyiyle sınırlı tutarlar.
Panpsikizme yöneltilen en ciddi felsefi itiraz, kombinasyon problemi (combination problem) olarak bilinir; bu terim ilk olarak psikolog William James tarafından 1890 yılında dile getirilmiş, günümüzde en sistematik biçimde David Chalmers tarafından ele alınmıştır. Problem şudur: eğer elektronlar ya da kuarklar gibi temel parçacıkların her biri kendi başına ilkel bir bilince sahipse, bu sayısız mikro-bilincin bir araya gelerek nasıl tek, bütünlüklü ve karmaşık bir insan bilincine dönüştüğünü açıklamak son derece güçtür. James'in klasik örneğiyle söylersek, yüz farklı duyguyu yan yana ne kadar sıkıştırırsanız sıkıştırın, her biri yine kendi kabuğuna hapsolmuş, pencersiz ve diğerlerinden habersiz kalmaya devam eder; bunların nasıl olup da tek bir öznel deneyime kaynaştığı açık değildir.
Panpsikizm, bilimsel materyalizm ya da fizikalizm (gerçekliğin yalnızca madde ve fiziksel süreçlerden ibaret olduğunu savunan görüş) karşısında zaman zaman bir alternatif olarak sunulur; ancak kendisi de deneysel olarak test edilebilir, ölçülebilir bir bilimsel teori değildir, felsefi bir metafizik pozisyon olarak kalır. Bu nedenle bilim camiasında geniş bir kabul görmemekle birlikte, felsefeci Philip Goff gibi çağdaş savunucuları tarafından, bilincin kökenine dair mevcut bilimsel açıklamaların yetersizliğine karşı mantıklı ve tutarlı bir alternatif olarak ciddiyetle savunulmaya devam etmektedir.
Diğer Yazılar