← Ana Sayfaya Dön

Nazar

Nazar, bir kişinin -bilerek ya da bilmeyerek- başka bir kişiye, hayvana ya da nesneye yönelttiği kıskançlık, hayranlık ya da yoğun bir dikkat dolu bakışın, o kişiye ya da nesneye zarar verebileceğine dair kültürler arası, çok köklü bir inançtır. Türkçedeki nazar sözcüğü, Arapça نَظَر (naẓar) kelimesinden gelir ve bakış, görüş anlamına gelir; aynı kök, Farsça, Kürtçe, Urduca, İbranice ve hatta Yunanca gibi pek çok dilde benzer anlamlarla kullanılır.

Bu inancın kökleri, insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar uzanır. Arkeologlar, günümüzde Suriye sınırları içinde kalan Tell Brak bölgesinde, milattan önce yaklaşık 3300 yılına tarihlenen, alçıtaşından oyulmuş göz biçimli tılsımlar keşfetmiştir; bu buluntular, göz motifinin koruyucu bir sembol olarak kullanımının en az beş bin yıl öncesine kadar gittiğini göstermektedir. Benzer göz amuletlerine Antik Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Roma medeniyetlerinde de sıkça rastlanır; bu da nazar inancının, tek bir kültürden değil, Akdeniz ve Orta Doğu havzasındaki pek çok halkın paylaştığı ortak bir kültürel katmandan beslendiğini ortaya koyar.

Yunan mitolojisinde bu inancın kökeni, kimi araştırmacılar tarafından Medusa figürüyle ilişkilendirilir. Bakışıyla insanları taşa çeviren Medusa'nın imgesi, zamanla saldırgan bir güçten çok savunmacı bir sembole dönüşmüş; tıpkı nazar boncuğunun bugün yaptığı gibi, kötü niyeti emip geri yansıtan bir koruma aracı olarak yorumlanmıştır.

Nazarın işleyiş mantığı, halk inancına göre oldukça basittir: bir kişi, başka birine -çoğu zaman farkında bile olmadan- yoğun bir kıskançlık, hayranlık ya da aşırı övgü dolu bir bakışla baktığında, bu bakışın taşıdığı negatif enerji karşı tarafa geçer ve o kişide talihsizliğe, hastalığa, kazaya ya da genel bir kötü gidişata yol açabilir. İlginç bir biçimde bu inanışta, bakışı gönderen kişinin kötü niyetli olması bile şart değildir; halk arasında sıkça, bir bebeğin güzelliğine hayranlıkla bakmanın bile istemeden nazara yol açabileceği söylenir. Bazı geleneksel anlatılara göre, özellikle açık renkli, mavi gözlü kişilerin -tarihsel olarak bu bölgelerde nadir görülmeleri nedeniyle- nazar değdirme konusunda daha güçlü bir etkiye sahip olduğuna inanılmıştır; bu inanışın, koruyucu amuletin neden mavi renkte tasarlandığına dair bir açıklama sunduğu da düşünülmektedir.

Bu inanca karşı geliştirilen en yaygın ve en tanınmış koruyucu nesne, Türkçede nazar boncuğu olarak bilinen mavi cam boncuktur. Klasik nazar boncuğu, koyu mavi, açık mavi, beyaz ve bazen sarı ya da siyah renklerin iç içe geçen dairelerle bir göz biçimi oluşturduğu, elde üflenerek şekillendirilmiş bir cam parçasıdır. Mantık, bir tür görsel yem mekanizmasına dayanır: kişiye ya da nesneye bakan gözün dikkati, önce bu canlı renkli ve göz alıcı boncuğa çekilir; böylece boncuk, gönderilen negatif bakışı adeta kendine "yakalayıp" asıl hedefini korumuş olur. Halk inanışına göre bir nazar boncuğu çatlar ya da kırılırsa, bu, boncuğun üzerine yönelmiş güçlü bir nazar dalgasını emip sahibini koruduğunun bir işareti sayılır ve genellikle hemen yenisiyle değiştirilir.

Mavi rengin bu gelenekteki özel yeri de dikkat çekicidir. Akdeniz ve Orta Asya kültürlerinde mavi, tarihsel olarak nadir ve değerli bir renk olarak görülmüş, gökyüzünü ve kutsallığı simgelediği düşünülmüştür. Anadolu'daki cam ustalarının bu inancı kobalt renkli camla birleştirerek bugünkü ikonik nazar boncuğu formunu geliştirdiği, bu zanaatın Osmanlı döneminde özellikle Ege bölgesinde -bugün hâlâ üretim merkezi olan İzmir başta olmak üzere- güçlü bir gelenek hâline geldiği aktarılır. Bazı kaynaklara göre bu üretim tekniği, Birinci Dünya Savaşı sırasında Mısır'dan gelen zanaatkârlar aracılığıyla İzmir'e taşınmış ve burada kök salmıştır; İzmir'in Kemalpaşa ilçesindeki Nazarköy (kelimenin tam anlamıyla "Nazar Köyü") adlı yerleşim, bugün hâlâ bu geleneğin sürdürüldüğü bilinen üretim merkezlerinden biridir.

Türk kültüründe nazar boncuğu, yalnızca süs eşyası olarak değil, gerçek bir koruma aracı olarak yaşamın hemen her alanına nüfuz etmiştir. Yeni doğan bebeklerin kıyafetlerine iğneyle tutturulur, evlerin duvarlarına, iş yerlerinin girişlerine, arabaların aynasına asılır; düğünlerde gelinin üzerine, yeni açılan bir dükkânın kapısına, hatta bazı kamu binalarına bile yerleştirilir. Nazar boncuğuna eşlik eden bir diğer gelenek, küçük çocukların bileklerine ya da gelinin beline bağlanan kırmızı kurdeledir; canlı kırmızı rengin, nazarın dikkatini asıl korunması gereken kişiden veya nesneden başka yöne çekerek bir tür dikkat dağıtıcı görevi gördüğüne inanılır.

Nazar boncuğu, sıklıkla Orta Doğu ve Kuzey Afrika kültürlerinde de yaygın olan Fatma Ana'nın Eli (hamsa) adlı, avuç içinde bir göz bulunan el biçimli tılsımla birlikte kullanılır; bu iki sembol bir arada, negatif enerjiye karşı çift katmanlı bir koruma sağladığına inanılan görsel bir kalkan oluşturur. Türkiye'de gündelik dilde sıkça duyulan Allah korusun ifadesi de, bu geleneksel korunma pratiğinin dinî inançla iç içe geçmiş hâlini yansıtır; bu ifade, tabelalardan araba çıkartmalarına, bina girişlerinden ev dekorasyonuna kadar pek çok yerde karşımıza çıkar.

Bugün nazar inancı, yalnızca Türkiye'de değil, Yunanistan'dan İtalya'ya, Orta Doğu'dan Hindistan'a, Latin Amerika'dan Kuzey Afrika'ya kadar geniş bir coğrafyada, farklı isimler ve farklı sembollerle (Yunanca'da mati, İtalyanca'da malocchio, İspanyolca'da mal de ojo) varlığını sürdürmektedir. Bu denli geniş bir coğrafyada, birbirinden bağımsız biçimde kök salmış olması, nazar inancının, insanın kıskançlık, hayranlık ve görülme kaygısı gibi evrensel duygusal deneyimlerine verdiği kadim ve kültürler üstü bir yanıt olarak okunabileceğini düşündürmektedir.
Diğer Yazılar
Işık ile Karanlığın Kutuplaşması: Şeytan, Agarta ve Şambala Ka ve Ba Türk Kültüründe Rüzgar Antik Dönemde Rüya Kuluçkası Japon Mitolojisinde Amaterasu Nefsin Makamları
← Ana Sayfaya Dön