← Ana Sayfaya Dön

Muharrem Orucu

Alevi-Bektaşi inancında Muharrem orucunun kökleri, İslam takviminin ilk ayı olan Muharrem'in Kerbela hadisesiyle kazandığı yeni anlama dayanır. Kerbela faciasından önce bu ay, kurtuluşun ve şükrün ayı olarak görülürken, Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra bütünüyle bir matem ayına dönüşmüş; on iki imam orucu ya da yas-ı matem orucu gibi isimlerle anılarak doğrudan Kerbela'ya bağlanmıştır. Bu değişim, Alevi-Bektaşi toplulukları için takvimin yalnızca dini değil aynı zamanda duygusal ve toplumsal bir dönüm noktası hâline gelmesini de beraberinde getirmiştir; zira o güne kadar sevinçle karşılanan bir ay, bir gecede yasın ve hüznün simgesi olmuştur.

Muharrem orucunun iki temel işlevi bulunur. Birincisi, Kerbela'da yakıcı çölün ortasında susuz bırakılan Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt'in çektiği acının, tutulan susuzluk orucuyla yeniden hissedilmesi ve içselleştirilmesidir. İkincisi ise bu acının anısını nesilden nesile aktararak canlı tutmak, unutulmasına izin vermemektir. Bu iki amaç doğrultusunda oruç, Muharrem ayının ilk günü başlar; Hz. Hüseyin ile birlikte on iki imamı simgelemesi için on iki gün boyunca sürdürülür ve on üçüncü günde pişirilen aşure ile etli pilavın (lokma) komşulara, konu komşuya dağıtılmasıyla tamamlanır.

Ne var ki bu sürenin ve orucu izleyen uygulamaların topluluktan topluluğa, hatta ocaktan ocağa değiştiği bilinir. Bazı kaynaklara göre oruç, ayın birinci gününden onuncu günü öğle vaktine kadar yalnızca suya karşı tutulur; onuncu gün öğleyin sona erse bile matem on ikinci sabaha kadar devam eder. Kimi Alevi ve Bektaşiler ise orucu yalnız suyla sınırlamayıp tam anlamıyla tutar; on gün boyunca gece gündüz su içmez, ancak sulu yiyeceklerle idare ederler. Bazı yörelerde bu süre on ikinci, hatta on yedinci geceye kadar uzatılabilir. Matem günlerinde sakal tıraş edilmez, hiçbir eğlenceye katılınmaz, eşler arasındaki ilişkiler kesilir, hatta çamaşır bile değiştirilmeyecek kadar sade bir yaşayış benimsenir. Eski dergâhlarda bu on iki gün boyunca yere yalnızca sofra bezi serilir, sofra tahtası konulmaz, çatal bıçak kaşık kullanılmadan lokma edilirdi; on iki gün tamamlanıp mersiyeler okunduktan sonra yine aynı sadelikle, yere serilen bezin üzerinde aşure yenirdi. Zamanla sofra tahtaları ve hatta sandalyeler bu geleneğe dâhil olsa da, aslındaki yalınlık fikri bugün hâlâ sembolik olarak hatırlanır. Bu günlerde Bektaşiler birbirleriyle karşılaştığında alışılmış niyaz yerine yalnızca "Ya İmam" der, karşılık olarak "Ya Hüseyin" denir; matem süresince birbirlerine mektup dahi yazılmaz. Bazı bölgelerde onuncu gecenin akşamı ayin-i cemler başlar ve o gece nasip almanın özel bir kıymeti olduğuna inanılır.

Hz. Hüseyin'in Muharrem'in onuncu günü Kerbela çölünde şehit edilmiş olması, bu töreni Bektaşi geleneğinde özellikle önemli kılar. Orucun ilk on gününde doyasıya yemek yenmez, su şeffaf kaplardan içilmez, kimileri hiç su içmez; hamama gidilmez, çamaşır değiştirilmez, tırnak kesilmez, çalgı çalınmaz, gereksiz konular konuşulmaz, zihinler daima Hüseyin'in anısına çevrilir, kurban kesilmez ve babalara niyaz edilmez. Onuncu gün mutlaka tekkelerde toplanılır; herkes evinden buğday, fıstık, üzüm, badem, hurma gibi malzemeler getirir. Bu malzemeler büyük bir kazana konur, akşamdan itibaren kaynatılmaya başlanır. Kazan kaynarken baba önde olmak üzere bütün müritler aşevine girer, mersiyeler ve nefesler okunur. Kazandaki tahta kepçeyi önce postnişin baba eline alıp aşureyi karıştırır, ardından diğer babalar, dervişler ve sırasıyla orada bulunan herkes kepçeyi elden ele geçirerek sabaha kadar karıştırmaya devam eder. Sabaha karşı kazan özenle indirilip ortaya getirilir, canlar etrafına dizilir; önce bir mersiye okunur, ardından baba tarafından tercüman okunarak Hz. Hüseyin'in ruhundan şefaat dilenir. Aşure, on iki kişilik porsiyonlar hâlinde karavanalara paylaştırılıp dağıtılır; yemek yenildikten sonra o gün dinlenilir, ertesi geceki ceme hazırlık yapılır.

Bu on gün boyunca Aleviler, Hz. Hüseyin'in Kerbela'da yaşadığı zorluklara saygının bir ifadesi olarak kendilerini birtakım ihtiyaçlardan uzak tutmaya özen gösterir: su içmemek, et yememek, tıraş olmamak, kurban kesmemek, eşler arası yakınlaşmaktan kaçınmak ve her türlü eğlenceden geri durmak bu perhizin başında gelir. Matem gecelerinde çoğunlukla Fuzuli'nin Hadikatü's-Şüheda adlı eseri ile Kumru ve Faziletname gibi manzum metinler okunur, mersiyeler ve nefesler söylenerek Kerbela'nın acısı yeniden hatırlanır. Oruç sona erdiğinde imkânı olanlar kurban keser, pişen etler ve hazırlanan tatlılar cemaate paylaştırılır. Bu paylaşımın ardında yatan bir başka duygu da İmam Zeynelabidin'in Kerbela'da ölümden kurtulmuş olması ve onun sayesinde Ehl-i Beyt soyunun devam etmesine duyulan derin şükrandır; yani aşure ve kurban törenleri yalnızca bir yas değil, aynı zamanda bir var oluşun sürmesine duyulan minnetin de simgesidir.

Muharrem orucu, kamerî takvime bağlı olduğu için her yıl güneş takvimine göre farklı tarihlere denk gelir; bu da onu mevsimden bağımsız, sürekli devinen bir anma biçimine dönüştürür. Bugün gerek Türkiye'de gerekse Avrupa'da yaşayan Alevi-Bektaşi toplulukları arasında geniş bir katılımla yaşatılan bu oruç, yalnızca bireysel bir ibadet değil, aynı zamanda topluluğu bir araya getiren, ortak belleği tazeleyen bir dayanışma pratiğidir. Cemevlerinde düzenlenen cemler, hazırlanan aşureler ve okunan mersiyeler aracılığıyla On İki İmam ve Kerbela şehitlerinin anısı her yıl yeniden diriltilir; böylece acı, unutulmaya değil paylaşılmaya, paylaşıldıkça da topluluğun kimliğini ve hafızasını besleyen ortak bir değere dönüşür.
Diğer Yazılar
Alevilikte Üçler, Beşler, Yediler ve Kırklar Hathor Işık ile Karanlığın Kutuplaşması: Şeytan, Agarta ve Şambala Ka ve Ba Türk Kültüründe Rüzgar Antik Dönemde Rüya Kuluçkası
← Ana Sayfaya Dön