Kara Dul Elfriede Blauensteiner
Kara Dul lakabıyla tanınan Elfriede Blauensteiner, Avusturya kökenli bir seri katildir ve işlediği cinayetlerde kurbanlarını yüksek doz ilaç kullanarak zehirlemiştir. 1981 ile 1995 yılları arasındaki geniş bir zaman diliminde gerçekleştirdiği en az beş cinayetten sorumlu tutularak ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Cinayetlerinde kullandığı temel yöntem, normalde kan şekerini düşürmek amacıyla reçete edilen glibenklamid içerikli bir ilacın yüksek dozlarda kurbanlarına verilmesine dayanır. Bu yöntem, kurbanların ölümünün doğal bir tıbbi komplikasyon gibi görünmesini sağlamış ve katilin uzun yıllar boyunca fark edilmeden faaliyetlerini sürdürmesine imkân tanımıştır.
Blauensteiner'in profilini şekillendiren en belirleyici özelliklerden biri, kumar bağımlılığıdır. Kurbanları arasında kendisini doğumdan sonra terk eden eski eşi, çeşitli dönemlerde birlikte olduğu sevgilileri ve bakımını üstlendiği yaşlı bir kadın komşusu yer almaktadır. Blauensteiner, bu kişilerle kurduğu yakın ilişkiler aracılığıyla onları, miraslarını kendisine bırakmaya ikna etmiş, elde ettiği bu maddi kazançları ise büyük ölçüde kumarda tüketmiştir. Eski eşine yönelik duygularını ifade ederken, doğumdan sonra terk edilmiş olmasının ardından tüm erkeklerden nefret ettiğini söylemiş olsa da, cinayetlerinin arkasındaki asıl itici gücün kişisel bir intikam duygusundan çok, kumar bağımlılığının yarattığı finansal baskı olduğu değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeyi destekleyen en önemli kanıt, kurbanları arasında kendisiyle hiçbir duygusal ya da ailevi husumeti bulunmayan, yalnızca bakımını üstlendiği yaşlı bir komşusunun da yer almasıdır; bu durum, cinayetlerin arkasındaki motivasyonun kişisel öfke ya da intikamdan ziyade, sistematik bir maddi çıkar arayışı olduğunu göstermektedir.
Kumar bağımlılığı, klinik açıdan hem bir davranışsal madde bağımlılığı hem de bir dürtü kontrol bozukluğu olarak sınıflandırılır. Bu bozukluğa sahip bireylerde, beynin karar verme, dürtü kontrolü ve risk değerlendirmesi gibi üst düzey bilişsel işlevlerden sorumlu bölgelerinde, özellikle frontal lob ve orbitofrontal korteks aktivitelerinde belirgin bozulmalar gözlemlenebilmektedir. Bu bölgeler, bireyin kısa vadeli dürtülerini kontrol edebilmesi, uzun vadeli sonuçları öngörebilmesi ve toplumsal normlara uygun davranış sergileyebilmesi açısından kritik bir işleve sahiptir.
Frontal lob bozuklukları, tek bir nedene bağlı olmayan, çok çeşitli etiyolojik kaynaklardan doğabilen bir klinik tablodur. Bu bozukluklara yol açabilecek durumlar arasında beyin tümörleri, kafa travmaları, serebrovasküler hastalıklar (yani beyin damarlarını etkileyen dolaşım bozuklukları), Huntington Koresi gibi nörodejeneratif hastalıklar, epilepsi, beyni doğrudan etkileyen enfeksiyöz hastalıklar ve hipotiroidi gibi endokrin sistem bozuklukları sayılabilir. Bu klinik tablonun ayırt edilmesindeki en önemli güçlüklerden biri, frontal lob bozukluklarının bulgularının, iki uçlu bozukluk (bipolar bozukluk) ve majör depresif bozukluk gibi duygu durum bozukluklarıyla klinik açıdan karışabilmesidir. Bu benzerlik nedeniyle, frontal lob patolojisi taşıyan hastalar bazen yanlışlıkla yalnızca bir duygu durum bozukluğu tanısıyla değerlendirilip buna yönelik tedavi almaktadır. Bu nedenle, böylesi olgularda ayrıntılı bir anamnez alınması ve görüntüleme yöntemlerinin (örneğin manyetik rezonans görüntüleme ya da bilgisayarlı tomografi) kullanılması, altta yatan organik bir nörolojik patolojinin, psikotik bozukluklardan ve birincil duygu durum bozukluklarından ayırt edilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Elfriede Blauensteiner'in yargılanma süreci 1997 yılında başlamış ve kısa sürede medyanın yoğun ilgisini çeken bir konu haline gelmiştir. Blauensteiner, kendisini tanıyan komşuları tarafından yardımsever bir insan olarak tanımlanmış; yargılama sürecinde sergilediği neşeli, kendinden emin ve adeta havalı tavırlarıyla çok sayıda köşe yazısına ve kısa belgesel yapımına konu olmuştur. Bu davranış biçimi, kendisine Kara Dul yerine, Almanca'da şen dul veya komik dul anlamına gelen die lustige Witwe lakabının yakıştırılmasına yol açmıştır.
Blauensteiner'in yargılama süresince sergilediği davranış örüntüsü, klinik açıdan dikkat çekici birçok unsur barındırmaktadır. Polis ifadelerinde sık sık tutarsızlıklara ve değişikliklere gitmesi, kameralar karşısında konuşmaktan ve kamuoyunun dikkatini üzerine çekmekten belirgin bir keyif alması, öforik (yani aşırı ve dengesiz bir neşe hali içinde olan) ve içinde bulunduğu durumun ciddiyetinden tamamen habersizmiş gibi bir tavır sergilemesi, bu örüntünün başlıca unsurlarıdır. Kendisine cinayetleri hakkında soru soran gazetecilere Bana bunun için ne kadar ödeyeceksiniz şeklinde bir soruyla karşılık vermesi, yüzeysel olarak bir kurnazlık ya da fırsatçılık gibi görünse de, aslında altta yatan ciddi bir patolojik sürece işaret ediyor olabileceği değerlendirilmektedir; çünkü bu tür bir tepki, durumun ağırlığını kavrayamama ve sosyal-duygusal uygunsuzluk açısından frontal lob disfonksiyonunun klasik belirtileriyle örtüşmektedir.
1997 ve 2001 yıllarında görülen davaların sonucunda Elfriede Blauensteiner, iki ayrı dava kapsamında iki kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Dikkat çekici bir gelişme olarak, 2003 yılında, cezaevinde bulunduğu sırada kendisinde bir beyin tümörü tespit edilmiş ve kısa süre sonra bu tümör nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu tesadüf, olgunun sonradan adli psikiyatri literatüründe yeniden ele alınmasına zemin hazırlayan önemli bir unsur olmuştur.
Frontal lob sendromu, temel olarak kişilik değişiklikleriyle karakterize olan bir klinik tablodur ve iki farklı, hatta birbirine zıt görünen formda ortaya çıkabilmektedir. Bir formu, hipomanik ya da sosyopatik kişilik özelliklerini andıran bir tabloyu tetikleyebilir; bu formda hastalarda dürtüsellik, sosyal uygunsuzluk, aşırı neşe hali ve sonuçları öngörememe gibi belirtiler ön plana çıkar. Diğer form ise, tam tersine, depresif bir görünümü stimüle edebilir; bu formda ise içe kapanma, motivasyon kaybı ve duygusal küntleşme gibi belirtiler baskındır.
Frontal lob sendromuna yol açabilecek bazı beyin tümörleri, özellikle yavaş büyüyen türden olduklarında, uzun bir süre boyunca kendilerini gizleyebilir ve klinik olarak fark edilmeyebilir. Prefrontal korteksi etkileyen tümörlerde, hastaların basit bilişsel işlevleri, yani hafıza, dikkat gibi temel zihinsel süreçleri normal sınırlar içinde kalabilirken, davranışsal düzenleme ve değerlere dayalı karar verme süreçlerinde belirgin bozukluklar ortaya çıkabilir. Bu durum, klinik değerlendirmeyi zorlaştıran önemli bir faktördür; çünkü standart bilişsel testler normal sonuçlar verebilirken, hastanın gerçek yaşamdaki karar verme ve davranış düzenleme kapasitesi ciddi biçimde bozulmuş olabilir.
Bu tür hastaların belirsizlik içeren durumlarda nasıl karar verdiğini değerlendirmek amacıyla sıklıkla kullanılan araçlardan biri, Iowa Kumar Testi'dir. Yapılan çalışmalarda, prefrontal korteks tümörü bulunan hastaların, beynin başka bölgelerinde tümör bulunan hastalara kıyasla bu testte belirgin olarak daha başarısız performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgu, prefrontal korteksin, özellikle risk içeren ve belirsiz sonuçlar barındıran kararlarda, sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için ne denli kritik bir rol oynadığını göstermektedir.
Literatürde yer alan benzer bir olgu, bu konudaki klinik farkındalığı artırmak açısından önemlidir. Kar ve arkadaşları tarafından bildirilen bir pedofili olgusunda, özellikle ileri yaşta ortaya çıkan dürtü kontrol bozukluklarında, yavaş büyüyen beyin tümörlerinin mutlaka araştırılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu olgu raporunda, herhangi bir önceden bilinen akıl hastalığı öyküsü bulunmayan 71 yaşındaki sanığın, öforik bir duygu durumu, hafif logore (yani aşırı ve kontrolsüz konuşma eğilimi), içinde bulunduğu durumun ciddiyetinden tamamen uzak, umursamaz ve laubali bir duygulanım hali sergilediği; mizacının hafif bir neşe yönünde belirgin biçimde arttığı kaydedilmiştir. Sanığın kendisinin de beyninden şikâyetçi olduğunu ve zaman zaman bayılma nöbetleri geçirdiğini ifade ettiği belirtilmiştir. Yapılan radyolojik incelemeler sonucunda, bu sanığın sağ frontal bölgesinde tümoral bir kitle tespit edilmiştir. Bu olgu, ileri yaşta beklenmedik biçimde ortaya çıkan dürtü kontrol kaybı ve kişilik değişikliklerinin, altta yatan organik bir beyin patolojisinin habercisi olabileceğine dair güçlü bir klinik örnek teşkil etmektedir.
Elfriede Blauensteiner, hayatının ilerleyen döneminde yaşam hikâyesini bir kitap haline getirerek para karşılığında yayımlatmak istemiş, ancak bu proje gerçekleşmeden, 72 yaşında hayatını kaybetmiştir. Cinayetlerini elli yaşından sonra işlemeye başlayan bu seri katilin, bu tarihten öncesine ait yaşam öyküsü hakkında elimizde yeterli veri bulunmamaktadır. Ancak eldeki bilgiler ışığında açıkça görülen husus, kumar bağımlılığının zamanla ciddi finansal sorunlara yol açacak bir boyuta ulaştığı ve cinayet işleme dürtüsünün, çevresindekiler tarafından da oldukça şaşırtıcı bulunacak şekilde, ileri bir yaşta ortaya çıktığıdır.
Blauensteiner'in ölümüne neden olan beyin tümörünün tam olarak hangi bölgede yer aldığı, büyüklüğünün ne olduğu ve hatta bu tümörün, kendisinin işlediği tüm suçların doğrudan bir nedeni olup olmadığı konusunda elimizde herhangi bir kesin veri ya da bilimsel yorum bulunmamaktadır. Bu belirsizliğe rağmen, 1990'lı yıllarda medyada oldukça popüler bir figür haline gelmiş olan Elfriede Blauensteiner, elde bulunan sınırlı veriler ışığında, frontal lob sendromu açısından yeniden değerlendirilmeye değer, adli psikiyatri açısından öğretici bir olgu olarak öne çıkmaktadır. Sergilediği öforik, umursamaz ve sosyal açıdan uygunsuz davranış örüntüsü, ileri yaşta ortaya çıkan dürtü kontrol kaybı ve nihayetinde kendisinde tespit edilen beyin tümörü, bu olgunun yalnızca bir kriminoloji vakası olarak değil, aynı zamanda nöropsikiyatrik açıdan da dikkatle incelenmesi gereken bir örnek olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır.
Blauensteiner'in profilini şekillendiren en belirleyici özelliklerden biri, kumar bağımlılığıdır. Kurbanları arasında kendisini doğumdan sonra terk eden eski eşi, çeşitli dönemlerde birlikte olduğu sevgilileri ve bakımını üstlendiği yaşlı bir kadın komşusu yer almaktadır. Blauensteiner, bu kişilerle kurduğu yakın ilişkiler aracılığıyla onları, miraslarını kendisine bırakmaya ikna etmiş, elde ettiği bu maddi kazançları ise büyük ölçüde kumarda tüketmiştir. Eski eşine yönelik duygularını ifade ederken, doğumdan sonra terk edilmiş olmasının ardından tüm erkeklerden nefret ettiğini söylemiş olsa da, cinayetlerinin arkasındaki asıl itici gücün kişisel bir intikam duygusundan çok, kumar bağımlılığının yarattığı finansal baskı olduğu değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeyi destekleyen en önemli kanıt, kurbanları arasında kendisiyle hiçbir duygusal ya da ailevi husumeti bulunmayan, yalnızca bakımını üstlendiği yaşlı bir komşusunun da yer almasıdır; bu durum, cinayetlerin arkasındaki motivasyonun kişisel öfke ya da intikamdan ziyade, sistematik bir maddi çıkar arayışı olduğunu göstermektedir.
Kumar bağımlılığı, klinik açıdan hem bir davranışsal madde bağımlılığı hem de bir dürtü kontrol bozukluğu olarak sınıflandırılır. Bu bozukluğa sahip bireylerde, beynin karar verme, dürtü kontrolü ve risk değerlendirmesi gibi üst düzey bilişsel işlevlerden sorumlu bölgelerinde, özellikle frontal lob ve orbitofrontal korteks aktivitelerinde belirgin bozulmalar gözlemlenebilmektedir. Bu bölgeler, bireyin kısa vadeli dürtülerini kontrol edebilmesi, uzun vadeli sonuçları öngörebilmesi ve toplumsal normlara uygun davranış sergileyebilmesi açısından kritik bir işleve sahiptir.
Frontal lob bozuklukları, tek bir nedene bağlı olmayan, çok çeşitli etiyolojik kaynaklardan doğabilen bir klinik tablodur. Bu bozukluklara yol açabilecek durumlar arasında beyin tümörleri, kafa travmaları, serebrovasküler hastalıklar (yani beyin damarlarını etkileyen dolaşım bozuklukları), Huntington Koresi gibi nörodejeneratif hastalıklar, epilepsi, beyni doğrudan etkileyen enfeksiyöz hastalıklar ve hipotiroidi gibi endokrin sistem bozuklukları sayılabilir. Bu klinik tablonun ayırt edilmesindeki en önemli güçlüklerden biri, frontal lob bozukluklarının bulgularının, iki uçlu bozukluk (bipolar bozukluk) ve majör depresif bozukluk gibi duygu durum bozukluklarıyla klinik açıdan karışabilmesidir. Bu benzerlik nedeniyle, frontal lob patolojisi taşıyan hastalar bazen yanlışlıkla yalnızca bir duygu durum bozukluğu tanısıyla değerlendirilip buna yönelik tedavi almaktadır. Bu nedenle, böylesi olgularda ayrıntılı bir anamnez alınması ve görüntüleme yöntemlerinin (örneğin manyetik rezonans görüntüleme ya da bilgisayarlı tomografi) kullanılması, altta yatan organik bir nörolojik patolojinin, psikotik bozukluklardan ve birincil duygu durum bozukluklarından ayırt edilebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Elfriede Blauensteiner'in yargılanma süreci 1997 yılında başlamış ve kısa sürede medyanın yoğun ilgisini çeken bir konu haline gelmiştir. Blauensteiner, kendisini tanıyan komşuları tarafından yardımsever bir insan olarak tanımlanmış; yargılama sürecinde sergilediği neşeli, kendinden emin ve adeta havalı tavırlarıyla çok sayıda köşe yazısına ve kısa belgesel yapımına konu olmuştur. Bu davranış biçimi, kendisine Kara Dul yerine, Almanca'da şen dul veya komik dul anlamına gelen die lustige Witwe lakabının yakıştırılmasına yol açmıştır.
Blauensteiner'in yargılama süresince sergilediği davranış örüntüsü, klinik açıdan dikkat çekici birçok unsur barındırmaktadır. Polis ifadelerinde sık sık tutarsızlıklara ve değişikliklere gitmesi, kameralar karşısında konuşmaktan ve kamuoyunun dikkatini üzerine çekmekten belirgin bir keyif alması, öforik (yani aşırı ve dengesiz bir neşe hali içinde olan) ve içinde bulunduğu durumun ciddiyetinden tamamen habersizmiş gibi bir tavır sergilemesi, bu örüntünün başlıca unsurlarıdır. Kendisine cinayetleri hakkında soru soran gazetecilere Bana bunun için ne kadar ödeyeceksiniz şeklinde bir soruyla karşılık vermesi, yüzeysel olarak bir kurnazlık ya da fırsatçılık gibi görünse de, aslında altta yatan ciddi bir patolojik sürece işaret ediyor olabileceği değerlendirilmektedir; çünkü bu tür bir tepki, durumun ağırlığını kavrayamama ve sosyal-duygusal uygunsuzluk açısından frontal lob disfonksiyonunun klasik belirtileriyle örtüşmektedir.
1997 ve 2001 yıllarında görülen davaların sonucunda Elfriede Blauensteiner, iki ayrı dava kapsamında iki kez ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır. Dikkat çekici bir gelişme olarak, 2003 yılında, cezaevinde bulunduğu sırada kendisinde bir beyin tümörü tespit edilmiş ve kısa süre sonra bu tümör nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu tesadüf, olgunun sonradan adli psikiyatri literatüründe yeniden ele alınmasına zemin hazırlayan önemli bir unsur olmuştur.
Frontal lob sendromu, temel olarak kişilik değişiklikleriyle karakterize olan bir klinik tablodur ve iki farklı, hatta birbirine zıt görünen formda ortaya çıkabilmektedir. Bir formu, hipomanik ya da sosyopatik kişilik özelliklerini andıran bir tabloyu tetikleyebilir; bu formda hastalarda dürtüsellik, sosyal uygunsuzluk, aşırı neşe hali ve sonuçları öngörememe gibi belirtiler ön plana çıkar. Diğer form ise, tam tersine, depresif bir görünümü stimüle edebilir; bu formda ise içe kapanma, motivasyon kaybı ve duygusal küntleşme gibi belirtiler baskındır.
Frontal lob sendromuna yol açabilecek bazı beyin tümörleri, özellikle yavaş büyüyen türden olduklarında, uzun bir süre boyunca kendilerini gizleyebilir ve klinik olarak fark edilmeyebilir. Prefrontal korteksi etkileyen tümörlerde, hastaların basit bilişsel işlevleri, yani hafıza, dikkat gibi temel zihinsel süreçleri normal sınırlar içinde kalabilirken, davranışsal düzenleme ve değerlere dayalı karar verme süreçlerinde belirgin bozukluklar ortaya çıkabilir. Bu durum, klinik değerlendirmeyi zorlaştıran önemli bir faktördür; çünkü standart bilişsel testler normal sonuçlar verebilirken, hastanın gerçek yaşamdaki karar verme ve davranış düzenleme kapasitesi ciddi biçimde bozulmuş olabilir.
Bu tür hastaların belirsizlik içeren durumlarda nasıl karar verdiğini değerlendirmek amacıyla sıklıkla kullanılan araçlardan biri, Iowa Kumar Testi'dir. Yapılan çalışmalarda, prefrontal korteks tümörü bulunan hastaların, beynin başka bölgelerinde tümör bulunan hastalara kıyasla bu testte belirgin olarak daha başarısız performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgu, prefrontal korteksin, özellikle risk içeren ve belirsiz sonuçlar barındıran kararlarda, sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için ne denli kritik bir rol oynadığını göstermektedir.
Literatürde yer alan benzer bir olgu, bu konudaki klinik farkındalığı artırmak açısından önemlidir. Kar ve arkadaşları tarafından bildirilen bir pedofili olgusunda, özellikle ileri yaşta ortaya çıkan dürtü kontrol bozukluklarında, yavaş büyüyen beyin tümörlerinin mutlaka araştırılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu olgu raporunda, herhangi bir önceden bilinen akıl hastalığı öyküsü bulunmayan 71 yaşındaki sanığın, öforik bir duygu durumu, hafif logore (yani aşırı ve kontrolsüz konuşma eğilimi), içinde bulunduğu durumun ciddiyetinden tamamen uzak, umursamaz ve laubali bir duygulanım hali sergilediği; mizacının hafif bir neşe yönünde belirgin biçimde arttığı kaydedilmiştir. Sanığın kendisinin de beyninden şikâyetçi olduğunu ve zaman zaman bayılma nöbetleri geçirdiğini ifade ettiği belirtilmiştir. Yapılan radyolojik incelemeler sonucunda, bu sanığın sağ frontal bölgesinde tümoral bir kitle tespit edilmiştir. Bu olgu, ileri yaşta beklenmedik biçimde ortaya çıkan dürtü kontrol kaybı ve kişilik değişikliklerinin, altta yatan organik bir beyin patolojisinin habercisi olabileceğine dair güçlü bir klinik örnek teşkil etmektedir.
Elfriede Blauensteiner, hayatının ilerleyen döneminde yaşam hikâyesini bir kitap haline getirerek para karşılığında yayımlatmak istemiş, ancak bu proje gerçekleşmeden, 72 yaşında hayatını kaybetmiştir. Cinayetlerini elli yaşından sonra işlemeye başlayan bu seri katilin, bu tarihten öncesine ait yaşam öyküsü hakkında elimizde yeterli veri bulunmamaktadır. Ancak eldeki bilgiler ışığında açıkça görülen husus, kumar bağımlılığının zamanla ciddi finansal sorunlara yol açacak bir boyuta ulaştığı ve cinayet işleme dürtüsünün, çevresindekiler tarafından da oldukça şaşırtıcı bulunacak şekilde, ileri bir yaşta ortaya çıktığıdır.
Blauensteiner'in ölümüne neden olan beyin tümörünün tam olarak hangi bölgede yer aldığı, büyüklüğünün ne olduğu ve hatta bu tümörün, kendisinin işlediği tüm suçların doğrudan bir nedeni olup olmadığı konusunda elimizde herhangi bir kesin veri ya da bilimsel yorum bulunmamaktadır. Bu belirsizliğe rağmen, 1990'lı yıllarda medyada oldukça popüler bir figür haline gelmiş olan Elfriede Blauensteiner, elde bulunan sınırlı veriler ışığında, frontal lob sendromu açısından yeniden değerlendirilmeye değer, adli psikiyatri açısından öğretici bir olgu olarak öne çıkmaktadır. Sergilediği öforik, umursamaz ve sosyal açıdan uygunsuz davranış örüntüsü, ileri yaşta ortaya çıkan dürtü kontrol kaybı ve nihayetinde kendisinde tespit edilen beyin tümörü, bu olgunun yalnızca bir kriminoloji vakası olarak değil, aynı zamanda nöropsikiyatrik açıdan da dikkatle incelenmesi gereken bir örnek olarak ele alınmasını gerekli kılmaktadır.
Diğer Yazılar