İnsan Davranışının Kontrolü
11 Nisan 1933'te Rockefeller Vakfının başkanı Max Mason, vakfın yardımıyla, "insan davranışının kontrolü"ne izin vermek üzere kapsamlı bir programın başlatıldığını duyuruyordu. Okul, bu programın tasarlanmasında merkezi öneme sahip bir kurum olarak hesaba katılmaktaydı. Genetikçi Herman Joseph Muller, insan evriminin kontrolüne ciddi yatırımlar yapma konusunda Rockefellde ilham kaynağı olmuştu. Muller, normal genetik kanunlarını aşmak, işlevsiz kılmak veya onları kontrol etmek için X ışınlarını kullanarak meyve sineklerinden mutasyonlar oluşturuyordu. Mutasyon, hayatın bütününün bilimsel kontrolüne giden yolu açmış gibi görünüyordu.
Daha önce Darwin ve Galton'un zihinlerinde olduğu gibi, Muller'in de zihninde, insanoğlunun planlı yetiştirilmesi, cennetin anahtarıydı. Onun düşüncesini, büyük bilim adamları ile güçlü ekonomik çıkar sahipleri aynı oranda istek ve coşkuyla desteklediler. Muller, Nobel ödülünü kazandı ve tasarısını 1 500 kelimeye indirerek bunu Geneticists' Manijesto [Genetikçiler Bildirisi] adıyla yayımladı. Bu bildiri Amerikalı ve Britanyalı 22 seçkin biyolog tarafından imzalanmıştı. Kendilerine harcanan emek ve zamana değecek yeni nesiller ile uğraşmaya değmeyecek büyük yığınlar devlet eliyle birbirinden ayrılmalıydı. Manifesto hala Google'da aranıp bulunabilir. 1870'lerde, henüz okullar zorunlu hale gelmemişken kapalı kapılar ardında tartışılmakta olan şeyler artık açıkça konuşulup tartışılan kamusal söylemlere dönüşmüştü. Bunlar en azından yüksek siyasi mahfillerde veya F. Scott Fitzgerald gibi ince detaylara düşkün edebiyatçıların eserlerinde karşımıza çıkıyordu. Siyasi ve sosyal eşitlikçiliğe ilişkin demokratik ideallerden sapan bir hareket başlamıştı ki Fitzgerald Muhteşem Gatsby adlı eserinde dolaylı bir şekilde bu konudan bahseder.
Basit bir dille ve en temel kurumsal işletim seviyesinde ifade edecek olursak zeki çocukların aptal olanlardan uzak tutulması gerekiyordu. Toplumsal ahengi oluşturmak üzere toplumun tüm katmanlarının sınıflarda bir araya gelip harmanlanmasını öngören, Horace Mann'e ait genel okul kavramı artık resmen mezara konmuştu. Ama işin edebiyatı yapılacaksa o zaman durum değişirdi. Manifestonun kapış kapış elden ele dolaşmasından birkaç ay önce, Milli Eğitim Derneğinin bir yöneticisi, hedeflerinin, Avrupa'da diktatörlerin güç kullanıp zorlayarak yapmaya çalıştıklarını eğitim yoluyla başarmak" olduğunu ilan etmişti. Bu da son derece açık ve doğrudan bir ifade değil mi?
II. Dünya Savaşı soya çekim yasalarını kullanarak insan neslini ıslah projelerini yeraltına çekilmeye zorladı ama bu durum o konudaki çabaların ilerlemesini yavaşlatamadı. Düşmanlıkların sona ermesini takiben okul, okuma yazma ve hesap becerilerinden ibaret eski moda, sade, mütevazı öğretim tutkuları ile Rockefeller ve Carnegie gibi kar amacı gütmeyen büyük tüzel kuruluşların proje odalarını mesken tutmuş ileri akademik fikir yürütmelerden yana olanlar arasında açık bir savaş alanı haline gelmişti. Bu ikinci gruptakiler, kurumsal okul öğretimini tüm sosyal meselelerin bilimsel temellendirilmesine ve makul açıklamasına giden yol haline getirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Birisi 1915'te diğeri 1959'da yapılan iki kongre aynı sonuca ulaşmıştı: Yeni pedagojik tarza uygun okul politikaları kasıtlı bir şekilde kamuoyunun gözlerinden ırakta, vakıf binalarında kotarılmıştı, sonra da bunlar yine kamuoyundan gizli, görünmez birtakım nüfuz kampanyalarıyla ve son derece ince ayrıntıya dayanan karmaşık yollarla okullardaki öğretim mekanizmasına zerk edilmekteydi. İki rapor da kamuoyunda fazla dikkat çekmedi. Her ikisi de hala ulaşılabilir ve gözden geçirilebilir durumda olsa da böyle bir şeyin varlığından neredeyse kimsenin haberi yok. Amerika'daki büyük öğretmen okullarının hepsi de bu raporları hafızanın derin deliklerinde hasıraltı etmiş görünüyor ve bunun kimin emriyle yapıldığını kimsenin bildiği yok.
II. Dünya Savaşı'ndan yirmi yıl sonra 1967 ile 1974 yılları arasında, öğretmen yetiştirme şartları kökten değişikliğe uğradı. Bunu mümkün kılan da büyük küresel şirketlerin teşvik ettiği ve Birleşik Devletler Eğitim Bakanlığı ile az sayıdaki eyalet eğitim departmanı -özellikle de California, Texas, New York, Michigan, Indiana, Florida ve Pennsylvania'dakiler- tarafından uyumlulukları sağlanan önemli özel vakıflar, seçkin üniversiteler, düşünce kuruluşları ve aracı hükumet bürolarının eşgüdümlü çabaları olmuştu.
Bu dönüşümde üç kilometre taşı vardı: Designing Education for the Future [Gelecek İçin Eğitim Tasarımı] adı verilen ve hükumetin deruhte ettiği kapsamlı gelecekbllimsel (futurolojik) uygulama çalışmaları, Davranış Bilimi Öğretmeni Eğitim Projesi ve Benjamin Bloom'un Chicago Üniversitesindeki ofisinden zuhur eden 1000 sayfayı aşkın Taxonomy of Educational Objectives [Eğitsel Hedeflerin Taksonomisi] adlı dev hacimli kılavuz kitap. Daha sonra bu çalışmadan Amerika'daki her okul nasibini aldı. Bloom'un bu heybetli çalışması gerçek anlamda akademik bir deli cesareti örneğidir ve kendi sözleriyle söylersek "belli bir birimlik öğretme çabası karşısında bireylerin hareket ediş, hissediş ve düşünüş tarzlarının ne olacağını sınıflandırmaya yarayan bir araç" durumundadır. Oyunu ele veren, "hissediş ve düşünüş biçimleri" kısmıdır. Basit faşizm "hareket etme ve eylem'de dururdu ama Orwell'in 1984'te bizi uyardığı gibi, ortada faşizmden daha derin bir şeyler dönüyordu.
Çocuklar yeni "davranışsal psikoloji" teknolojisinin içine çekilerek "uygun" düşünceleri, duyguları ve hareket etme biçimlerini öğrenmeye; bu arada da evden getirdikleri "uygunsuz" tavırlardan kurtulmanın çaresine bakmaya zorlanacaklardı. O küçük, masum, kırmızı okul binalarının dışındaki karanlık ortamlarda Doktor Frankenstein'ın yaptıklarını aratmayacak, bir ucu kimyasallarla ilgili çalışmalar demıeniyor; fokurtulu cadı kazanları kaynatılıyordu. Öğretirnin her aşamasında, kamuoyunu bilgilendirmeye gerek duyulmaksızın, çocuklar üzerinde deneyler yapılmasına izin ve yetki verilmişti. Bunu Tuskegee Frengi Deneyi'nin devasa boyutta olanı gibi düşünün. Test uygulamaları, deneyin asli bir unsuruydu, her çocuğun "zihinsel alım ve etkilenim" derecesini resmi ölçülerle belirlemek için bu gerekliydi.
Bloom'un heybetli deliliğinin sonucu olan bu çalışma, 18. yüzyıl sonlarında bir başka deli Alman doktorun Prusya için geliştirdiği Tam Tıbbi Asayiş Sistemi'nin yadigarıydı. Bu sistemde her vatandaş, diğer vatandaşların sağlık durumu konusunda sürekli casusluk yapmakla, burun çekmek kadar hafif bile olsa herhangi bir hastalık belirtisini hemen fark ederek vakit geçirmeden tıbbi önlem alınması için yetkililere durumu rapor etmekle yükümlüydü. Bloom bir sürü yeni akraba kavram yumurtladı: tam öğrenme, sonuç tabanlı eğitim, okuldan işe, sınıf-iş dünyası "ortaklığı" ve daha nicesi. Öğrencileri sosyal işletmecilerin ve iş sektörlerinin rahatlığı için sınıflandırma peşinde olan her girişimde Bloom'u da iş başında görebilirsiniz. Gençlerin hareketlerini ve kafalarını kontrol etmek için yararlı veriler sunan, Bloom'dan esinlenmiş programlar inşa edildi ki bunlar çeşitli sosyal mühendislik kuruluşlarına gelecekteki yetişkin neslin haritasını çıkarıyordu.
Değişim etkenlerinin ikinci ayağı olan Gelecek İçin Eğitim Tasarımı, saf ve yumuşak başlığını yalancı çıkarır ve o bozuk nesrini baştan sona dikkatlice okumak için harcadığınız zahmeti size fazlasıyla öder. Birleşik Devletler Eğitim Bakanlığının hazırladığı bu çalışma, Prusya modasını takip ederek eğitimi "ulusal karakterdeki önemli ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşmanın aracı" şeklinde yeniden tanımlar. Kişisel hedeflerin esamisi okunmaz burada. Eyalet eğitim bürolarına, bundan böyle yerel okulların merkezi direktiflere uymasını temin eden yerli federal yaptırımcılar olarak davranmaları emredildi. Her eyaletin eğitim departmanı "bir değişim görevlisi" haline gelecekti. Onlara "bağımsız kimlik ve otorite'yi bırakmaları, federal hükumetle bir ağabey-kardeş ortaklığına girişmeleri tavsiye edilmekteydi. İtaatsizlik ettiklerinde finansal cezaları sineye çekmek zorunda kalacaklardı.
Son olarak Bloom Taksonomisi'nin iki katı büyüklüğündeki üçüncü dev projeyi göz önünde bulundurun: Davranış Bilimi Öğretmeni Eğitimi Projesi, yani kısaca DBÖEP (ilgi no: OEC-O9-320424-4022). Bu çalışma, 1967'den sonra Birleşik Devletler'de mecburi kılınacak reformların taslağını çıkararak zorunlu öğrenim konusunda hükumet politikasının niyetini açıkça ortaya serer. Çalışma bize şunu öğretiyor: "Her bir bireye doğar doğmaz çok amaçlı bir kimlik numarasının verileceği" bir Amerika'da istikbalin "gayrişahsi" bir şekilde maniple edilmesi için kurumsal öğretim gereklidir. Bu, işverenlerin ve diğer kontrol edicilerin kitlelerin izini sürüp hesabını tutmalarını ve "gerektiği zaman' da onları "doğrudan veya bilinçaltı etkiye maruz bırakabilmelerini" mümkün kılacaktı. Ancak eski bir Adalet Bakanlığı çalışanının ihbar ve ifşası üzerine kamu bilgi ve bilincine açık hale gelen DBÖEP belgesinin okuyucuları, Amerika'yı gelecekte "çok az kişinin kendi fikirleri üzerindeki kontrolünü muhafaza edebileceği" bir yer olarak görmeye davet ediliyorlardı.
DBÖEP bize küçük çocuklar üzerinde "kimyasal deneyler" yapmanın 1967'den itibaren normal prosedür haline geleceğini söyler ki bu ifade günümüzde küçük Johnny'lere okul yollarında eşlik eden Ritalin, Adderol vb. kimyevi "müdahaleler"in anlamlı bir işaretidir. Belge, küçük bir elit kesimin bütün önemli meseleleri kontrol edeceği, sorun çıkaranların dışarıda bırakılabilmesi için bütün önemli adayların önceden seçilmiş olduğu seçim kampanyalarındaki anlamsız bir oy kullanma imtiyazına indirgeneceği için katılımcı demokrasinin yok olacağı bir dünya ve gelecek resmi çizer. Politikacılar köklü değişimler yapma konusunda tehdit olmayı yine sürdürecekler ancak seçimden sonra bu hedeflere dair simgesel -adı var, kendi yok- adımlar atabileceklerdir.
DBÖEP'e göre postmodern öğretim, "çalışmanın olmadığı bir dünyayla uyumlu tavır ve yetenekler" üzerine yoğunlaşacaktır. Adeta "haz ekip biçmek" gibi... I. Dünya Savaşı'nın okul reformuyla ortaya çıkan "sosyalleşmiş" okul sınıflarının -ki bizzat bu da zihin ve karakter gelişiminden köklü bir sapmadır- 1967'ye kadar nasıl da değişerek tam ölçekli bir psikolojik manipülasyon laboratuvarına evrildiğini görmekte zorluk çekmeyeceksiniz.
Kaç öğretmen gerçekte neyin parçası olduğunun farkında? Neredeyse sıfır. Tıpkı hamburger köftesinde olduğu gibi, okul öğretimi meselesinde de maaş çekleri "bileşim" in en önemli unsuru. Kimseye hakaret etmek gibi bir niyet yok burada, en nihayetinde "reel-politik" tam da böyle bir şey işte.
Daha önce Darwin ve Galton'un zihinlerinde olduğu gibi, Muller'in de zihninde, insanoğlunun planlı yetiştirilmesi, cennetin anahtarıydı. Onun düşüncesini, büyük bilim adamları ile güçlü ekonomik çıkar sahipleri aynı oranda istek ve coşkuyla desteklediler. Muller, Nobel ödülünü kazandı ve tasarısını 1 500 kelimeye indirerek bunu Geneticists' Manijesto [Genetikçiler Bildirisi] adıyla yayımladı. Bu bildiri Amerikalı ve Britanyalı 22 seçkin biyolog tarafından imzalanmıştı. Kendilerine harcanan emek ve zamana değecek yeni nesiller ile uğraşmaya değmeyecek büyük yığınlar devlet eliyle birbirinden ayrılmalıydı. Manifesto hala Google'da aranıp bulunabilir. 1870'lerde, henüz okullar zorunlu hale gelmemişken kapalı kapılar ardında tartışılmakta olan şeyler artık açıkça konuşulup tartışılan kamusal söylemlere dönüşmüştü. Bunlar en azından yüksek siyasi mahfillerde veya F. Scott Fitzgerald gibi ince detaylara düşkün edebiyatçıların eserlerinde karşımıza çıkıyordu. Siyasi ve sosyal eşitlikçiliğe ilişkin demokratik ideallerden sapan bir hareket başlamıştı ki Fitzgerald Muhteşem Gatsby adlı eserinde dolaylı bir şekilde bu konudan bahseder.
Basit bir dille ve en temel kurumsal işletim seviyesinde ifade edecek olursak zeki çocukların aptal olanlardan uzak tutulması gerekiyordu. Toplumsal ahengi oluşturmak üzere toplumun tüm katmanlarının sınıflarda bir araya gelip harmanlanmasını öngören, Horace Mann'e ait genel okul kavramı artık resmen mezara konmuştu. Ama işin edebiyatı yapılacaksa o zaman durum değişirdi. Manifestonun kapış kapış elden ele dolaşmasından birkaç ay önce, Milli Eğitim Derneğinin bir yöneticisi, hedeflerinin, Avrupa'da diktatörlerin güç kullanıp zorlayarak yapmaya çalıştıklarını eğitim yoluyla başarmak" olduğunu ilan etmişti. Bu da son derece açık ve doğrudan bir ifade değil mi?
II. Dünya Savaşı soya çekim yasalarını kullanarak insan neslini ıslah projelerini yeraltına çekilmeye zorladı ama bu durum o konudaki çabaların ilerlemesini yavaşlatamadı. Düşmanlıkların sona ermesini takiben okul, okuma yazma ve hesap becerilerinden ibaret eski moda, sade, mütevazı öğretim tutkuları ile Rockefeller ve Carnegie gibi kar amacı gütmeyen büyük tüzel kuruluşların proje odalarını mesken tutmuş ileri akademik fikir yürütmelerden yana olanlar arasında açık bir savaş alanı haline gelmişti. Bu ikinci gruptakiler, kurumsal okul öğretimini tüm sosyal meselelerin bilimsel temellendirilmesine ve makul açıklamasına giden yol haline getirmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Birisi 1915'te diğeri 1959'da yapılan iki kongre aynı sonuca ulaşmıştı: Yeni pedagojik tarza uygun okul politikaları kasıtlı bir şekilde kamuoyunun gözlerinden ırakta, vakıf binalarında kotarılmıştı, sonra da bunlar yine kamuoyundan gizli, görünmez birtakım nüfuz kampanyalarıyla ve son derece ince ayrıntıya dayanan karmaşık yollarla okullardaki öğretim mekanizmasına zerk edilmekteydi. İki rapor da kamuoyunda fazla dikkat çekmedi. Her ikisi de hala ulaşılabilir ve gözden geçirilebilir durumda olsa da böyle bir şeyin varlığından neredeyse kimsenin haberi yok. Amerika'daki büyük öğretmen okullarının hepsi de bu raporları hafızanın derin deliklerinde hasıraltı etmiş görünüyor ve bunun kimin emriyle yapıldığını kimsenin bildiği yok.
II. Dünya Savaşı'ndan yirmi yıl sonra 1967 ile 1974 yılları arasında, öğretmen yetiştirme şartları kökten değişikliğe uğradı. Bunu mümkün kılan da büyük küresel şirketlerin teşvik ettiği ve Birleşik Devletler Eğitim Bakanlığı ile az sayıdaki eyalet eğitim departmanı -özellikle de California, Texas, New York, Michigan, Indiana, Florida ve Pennsylvania'dakiler- tarafından uyumlulukları sağlanan önemli özel vakıflar, seçkin üniversiteler, düşünce kuruluşları ve aracı hükumet bürolarının eşgüdümlü çabaları olmuştu.
Bu dönüşümde üç kilometre taşı vardı: Designing Education for the Future [Gelecek İçin Eğitim Tasarımı] adı verilen ve hükumetin deruhte ettiği kapsamlı gelecekbllimsel (futurolojik) uygulama çalışmaları, Davranış Bilimi Öğretmeni Eğitim Projesi ve Benjamin Bloom'un Chicago Üniversitesindeki ofisinden zuhur eden 1000 sayfayı aşkın Taxonomy of Educational Objectives [Eğitsel Hedeflerin Taksonomisi] adlı dev hacimli kılavuz kitap. Daha sonra bu çalışmadan Amerika'daki her okul nasibini aldı. Bloom'un bu heybetli çalışması gerçek anlamda akademik bir deli cesareti örneğidir ve kendi sözleriyle söylersek "belli bir birimlik öğretme çabası karşısında bireylerin hareket ediş, hissediş ve düşünüş tarzlarının ne olacağını sınıflandırmaya yarayan bir araç" durumundadır. Oyunu ele veren, "hissediş ve düşünüş biçimleri" kısmıdır. Basit faşizm "hareket etme ve eylem'de dururdu ama Orwell'in 1984'te bizi uyardığı gibi, ortada faşizmden daha derin bir şeyler dönüyordu.
Çocuklar yeni "davranışsal psikoloji" teknolojisinin içine çekilerek "uygun" düşünceleri, duyguları ve hareket etme biçimlerini öğrenmeye; bu arada da evden getirdikleri "uygunsuz" tavırlardan kurtulmanın çaresine bakmaya zorlanacaklardı. O küçük, masum, kırmızı okul binalarının dışındaki karanlık ortamlarda Doktor Frankenstein'ın yaptıklarını aratmayacak, bir ucu kimyasallarla ilgili çalışmalar demıeniyor; fokurtulu cadı kazanları kaynatılıyordu. Öğretirnin her aşamasında, kamuoyunu bilgilendirmeye gerek duyulmaksızın, çocuklar üzerinde deneyler yapılmasına izin ve yetki verilmişti. Bunu Tuskegee Frengi Deneyi'nin devasa boyutta olanı gibi düşünün. Test uygulamaları, deneyin asli bir unsuruydu, her çocuğun "zihinsel alım ve etkilenim" derecesini resmi ölçülerle belirlemek için bu gerekliydi.
Bloom'un heybetli deliliğinin sonucu olan bu çalışma, 18. yüzyıl sonlarında bir başka deli Alman doktorun Prusya için geliştirdiği Tam Tıbbi Asayiş Sistemi'nin yadigarıydı. Bu sistemde her vatandaş, diğer vatandaşların sağlık durumu konusunda sürekli casusluk yapmakla, burun çekmek kadar hafif bile olsa herhangi bir hastalık belirtisini hemen fark ederek vakit geçirmeden tıbbi önlem alınması için yetkililere durumu rapor etmekle yükümlüydü. Bloom bir sürü yeni akraba kavram yumurtladı: tam öğrenme, sonuç tabanlı eğitim, okuldan işe, sınıf-iş dünyası "ortaklığı" ve daha nicesi. Öğrencileri sosyal işletmecilerin ve iş sektörlerinin rahatlığı için sınıflandırma peşinde olan her girişimde Bloom'u da iş başında görebilirsiniz. Gençlerin hareketlerini ve kafalarını kontrol etmek için yararlı veriler sunan, Bloom'dan esinlenmiş programlar inşa edildi ki bunlar çeşitli sosyal mühendislik kuruluşlarına gelecekteki yetişkin neslin haritasını çıkarıyordu.
Değişim etkenlerinin ikinci ayağı olan Gelecek İçin Eğitim Tasarımı, saf ve yumuşak başlığını yalancı çıkarır ve o bozuk nesrini baştan sona dikkatlice okumak için harcadığınız zahmeti size fazlasıyla öder. Birleşik Devletler Eğitim Bakanlığının hazırladığı bu çalışma, Prusya modasını takip ederek eğitimi "ulusal karakterdeki önemli ekonomik ve sosyal hedeflere ulaşmanın aracı" şeklinde yeniden tanımlar. Kişisel hedeflerin esamisi okunmaz burada. Eyalet eğitim bürolarına, bundan böyle yerel okulların merkezi direktiflere uymasını temin eden yerli federal yaptırımcılar olarak davranmaları emredildi. Her eyaletin eğitim departmanı "bir değişim görevlisi" haline gelecekti. Onlara "bağımsız kimlik ve otorite'yi bırakmaları, federal hükumetle bir ağabey-kardeş ortaklığına girişmeleri tavsiye edilmekteydi. İtaatsizlik ettiklerinde finansal cezaları sineye çekmek zorunda kalacaklardı.
Son olarak Bloom Taksonomisi'nin iki katı büyüklüğündeki üçüncü dev projeyi göz önünde bulundurun: Davranış Bilimi Öğretmeni Eğitimi Projesi, yani kısaca DBÖEP (ilgi no: OEC-O9-320424-4022). Bu çalışma, 1967'den sonra Birleşik Devletler'de mecburi kılınacak reformların taslağını çıkararak zorunlu öğrenim konusunda hükumet politikasının niyetini açıkça ortaya serer. Çalışma bize şunu öğretiyor: "Her bir bireye doğar doğmaz çok amaçlı bir kimlik numarasının verileceği" bir Amerika'da istikbalin "gayrişahsi" bir şekilde maniple edilmesi için kurumsal öğretim gereklidir. Bu, işverenlerin ve diğer kontrol edicilerin kitlelerin izini sürüp hesabını tutmalarını ve "gerektiği zaman' da onları "doğrudan veya bilinçaltı etkiye maruz bırakabilmelerini" mümkün kılacaktı. Ancak eski bir Adalet Bakanlığı çalışanının ihbar ve ifşası üzerine kamu bilgi ve bilincine açık hale gelen DBÖEP belgesinin okuyucuları, Amerika'yı gelecekte "çok az kişinin kendi fikirleri üzerindeki kontrolünü muhafaza edebileceği" bir yer olarak görmeye davet ediliyorlardı.
DBÖEP bize küçük çocuklar üzerinde "kimyasal deneyler" yapmanın 1967'den itibaren normal prosedür haline geleceğini söyler ki bu ifade günümüzde küçük Johnny'lere okul yollarında eşlik eden Ritalin, Adderol vb. kimyevi "müdahaleler"in anlamlı bir işaretidir. Belge, küçük bir elit kesimin bütün önemli meseleleri kontrol edeceği, sorun çıkaranların dışarıda bırakılabilmesi için bütün önemli adayların önceden seçilmiş olduğu seçim kampanyalarındaki anlamsız bir oy kullanma imtiyazına indirgeneceği için katılımcı demokrasinin yok olacağı bir dünya ve gelecek resmi çizer. Politikacılar köklü değişimler yapma konusunda tehdit olmayı yine sürdürecekler ancak seçimden sonra bu hedeflere dair simgesel -adı var, kendi yok- adımlar atabileceklerdir.
DBÖEP'e göre postmodern öğretim, "çalışmanın olmadığı bir dünyayla uyumlu tavır ve yetenekler" üzerine yoğunlaşacaktır. Adeta "haz ekip biçmek" gibi... I. Dünya Savaşı'nın okul reformuyla ortaya çıkan "sosyalleşmiş" okul sınıflarının -ki bizzat bu da zihin ve karakter gelişiminden köklü bir sapmadır- 1967'ye kadar nasıl da değişerek tam ölçekli bir psikolojik manipülasyon laboratuvarına evrildiğini görmekte zorluk çekmeyeceksiniz.
Kaç öğretmen gerçekte neyin parçası olduğunun farkında? Neredeyse sıfır. Tıpkı hamburger köftesinde olduğu gibi, okul öğretimi meselesinde de maaş çekleri "bileşim" in en önemli unsuru. Kimseye hakaret etmek gibi bir niyet yok burada, en nihayetinde "reel-politik" tam da böyle bir şey işte.
Diğer Yazılar