İçe Dönüş: Kendini Tanımanın Yolculuğu
Demek ki görmemiz gereken şeyleri çoğu zaman göremiyoruz. Peki bu görüşü kazanmak için nereden başlamalıyız? Cevap aslında hep orada, en yakınımızda duruyor: kendimizden. Çünkü dışarıdaki dünyayı, insanları, olayları tanımak için harcadığımız o kadar çabanın çok azını, belki de hiçbirini, kendimize ayırıyoruz.
Kaç kişi gerçekten kendini tanıyor? Kaç kişi bir odada tek başına, hiçbir dikkat dağıtıcı olmadan, yalnızca kendi düşünceleriyle baş başa kalabiliyor? Çoğumuz için bu, alışılmadık, hatta rahatsız edici bir deneyim. İnsan, kendi iç dünyasından, orada saklı duran duygulardan çoğu zaman ürküyor; çünkü orada karşılaşacağı şeyin ne olduğunu bilmiyor, kontrol edemeyeceğinden korkuyor. Oysa ironik olan şu ki, insanların en çok tahammül edemediği ve en zor sevdiği varlık, yine kendileri.
Aydınlanma da, dönüşüm de, her zaman aynı noktadan başlar: özümüzü görmekten. Bir lambanın içinde ampul yoksa, o lamba nasıl ışık verebilir? Işık önce içeride doğar, sonra çevresini aydınlatır. Kendi iç ışığımızı yakmadan, dışarıya tutarlı bir aydınlık yayabilmemiz mümkün değildir. Belki de bu yüzden, en küçük bir hücrenin bile evrenin bütün bilgisini bir şekilde içinde taşıdığı söylenir; nasıl ki bir damla su, denizin tüm özelliklerini taşıyorsa, biz de içimizde evrenin bir yansımasını taşırız. Kendi özümüzü tanıyıp onunla barıştığımızda, aslında evrenle de bir uyum yakalamaya başlarız.
Bu, yeni bir fikir değildir; çağlar boyunca süregelen ezoterik öğretilerin ortak mesajı da tam olarak budur: gerçek, dışarıda değil, içeridedir. Yalnızca görünenle, dışa dönük olanla ilgilenen egzoterik bir bakış açısı, bize kendimizi hiçbir zaman gösteremez. Geçmişten günümüze uzanan pek çok inisiyasyon geleneğinin temelinde de aynı düşünce yatar: kişi kendi özünü gördüğünde, evreni ve yaratılışı da tanımaya başlar. Buna şuurlanma denir; yaşamın sırrına, derin gizemine, zihinsel ve ruhsal bir huzura, nirvana denilen o iç dinginliğe uzanan yol da buradan geçer. Tasavvuf bilgeliği bu gerçeği çok yalın bir sözle özetler: kendini bilen, Rabbini bilir.
Bizler, tüm bu duyguları -kıskançlıktan şefkate, korkudan güvene, öfkeden sevgiye, hatta yıkıcı dürtülerden merhamete kadar- bir şekilde içimizde, doğamızın bir parçası olarak taşırız. Bunların hepsi, insan olmanın getirdiği zengin ve karmaşık bir mirastır. Ama hangi duyguya daha çok yer açacağımız, hangisini besleyip büyüteceğimiz, bize kalmış bir seçimdir. Hayatımızı hangi yöne çevireceğimize karar veren de yine biziz.
Peki siz, nasıl bir yaşam seçiyorsunuz?
Amerikalı devlet adamı William Jennings Bryan'ın da hatırlattığı gibi, kader bir şans oyunu değil, bir seçim meselesidir; beklenerek değil, bilinçli bir çabayla elde edilir. Belki de atılması gereken ilk ve en önemli adım, tam da burada saklı: kendi özümüze dönmek, onu tüm çıplaklığıyla görmeye cesaret etmek. Çünkü kendimizi gerçekten tanımadan, ne evreni anlayabilir ne de hayatı bilinçli bir şekilde şekillendirebiliriz.
Kaç kişi gerçekten kendini tanıyor? Kaç kişi bir odada tek başına, hiçbir dikkat dağıtıcı olmadan, yalnızca kendi düşünceleriyle baş başa kalabiliyor? Çoğumuz için bu, alışılmadık, hatta rahatsız edici bir deneyim. İnsan, kendi iç dünyasından, orada saklı duran duygulardan çoğu zaman ürküyor; çünkü orada karşılaşacağı şeyin ne olduğunu bilmiyor, kontrol edemeyeceğinden korkuyor. Oysa ironik olan şu ki, insanların en çok tahammül edemediği ve en zor sevdiği varlık, yine kendileri.
Aydınlanma da, dönüşüm de, her zaman aynı noktadan başlar: özümüzü görmekten. Bir lambanın içinde ampul yoksa, o lamba nasıl ışık verebilir? Işık önce içeride doğar, sonra çevresini aydınlatır. Kendi iç ışığımızı yakmadan, dışarıya tutarlı bir aydınlık yayabilmemiz mümkün değildir. Belki de bu yüzden, en küçük bir hücrenin bile evrenin bütün bilgisini bir şekilde içinde taşıdığı söylenir; nasıl ki bir damla su, denizin tüm özelliklerini taşıyorsa, biz de içimizde evrenin bir yansımasını taşırız. Kendi özümüzü tanıyıp onunla barıştığımızda, aslında evrenle de bir uyum yakalamaya başlarız.
Bu, yeni bir fikir değildir; çağlar boyunca süregelen ezoterik öğretilerin ortak mesajı da tam olarak budur: gerçek, dışarıda değil, içeridedir. Yalnızca görünenle, dışa dönük olanla ilgilenen egzoterik bir bakış açısı, bize kendimizi hiçbir zaman gösteremez. Geçmişten günümüze uzanan pek çok inisiyasyon geleneğinin temelinde de aynı düşünce yatar: kişi kendi özünü gördüğünde, evreni ve yaratılışı da tanımaya başlar. Buna şuurlanma denir; yaşamın sırrına, derin gizemine, zihinsel ve ruhsal bir huzura, nirvana denilen o iç dinginliğe uzanan yol da buradan geçer. Tasavvuf bilgeliği bu gerçeği çok yalın bir sözle özetler: kendini bilen, Rabbini bilir.
Bizler, tüm bu duyguları -kıskançlıktan şefkate, korkudan güvene, öfkeden sevgiye, hatta yıkıcı dürtülerden merhamete kadar- bir şekilde içimizde, doğamızın bir parçası olarak taşırız. Bunların hepsi, insan olmanın getirdiği zengin ve karmaşık bir mirastır. Ama hangi duyguya daha çok yer açacağımız, hangisini besleyip büyüteceğimiz, bize kalmış bir seçimdir. Hayatımızı hangi yöne çevireceğimize karar veren de yine biziz.
Peki siz, nasıl bir yaşam seçiyorsunuz?
Amerikalı devlet adamı William Jennings Bryan'ın da hatırlattığı gibi, kader bir şans oyunu değil, bir seçim meselesidir; beklenerek değil, bilinçli bir çabayla elde edilir. Belki de atılması gereken ilk ve en önemli adım, tam da burada saklı: kendi özümüze dönmek, onu tüm çıplaklığıyla görmeye cesaret etmek. Çünkü kendimizi gerçekten tanımadan, ne evreni anlayabilir ne de hayatı bilinçli bir şekilde şekillendirebiliriz.
Diğer Yazılar