← Ana Sayfaya Dön

Dobbs'un Kehanet Kuramı

Fizikçi Adrian Dobbs'un kehanet kuramı, parapsikoloji ve teorik fizik arasındaki en cesur köprü kurma girişimlerinden birini temsil eder ve önceden bilme, yani kehanet fenomenini bilimsel bir çerçeveye oturtma çabasının nereye kadar uzanabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek oluşturur. Kendisi Cambridge Üniversitesi'nde çalışan bir matematikçi ve fizikçi olan Dobbs, 1965 yılında geleceğin şimdiki zamanda gizli olduğu fikrinin farklı bir versiyonunu ortaya atmıştır.

Dobbs'un kuramının en temel ve en radikal önerisi, zamanın klasik fizikte kabul edildiği gibi tek boyutlu değil, çok boyutlu bir yapıya sahip olduğu fikridir. Kehanet fenomenini açıklayabilmek için Dobbs, üç uzamsal ve iki zamansal boyuttan oluşan beş boyutlu bir evren önerir. Bu öneri, gündelik deneyimimizde zamanı tek bir ok gibi, geçmişten geleceğe doğru akan tek bir çizgi olarak algılamamıza rağmen, aslında zamanın kendisinin de tıpkı uzay gibi birden fazla boyuta sahip olabileceği fikrine dayanır. Bu ikinci zamansal boyut, Dobbs'un kuramında olayların henüz gerçekleşmeden önce, potansiyel haldeyken nasıl bir varlık taşıdığını açıklamak için kilit bir rol oynar.

Kuramın işleyiş mekanizmasını anlamak için Dobbs'un olasılık ve potansiyellik kavramlarına verdiği özel anlama bakmak gerekir. Dobbs'a göre olaylar açığa çıkarken, aslında atom altı düzeyde var olan değişim olasılıklarının nispeten küçük bir kısmını gerçekleştirirler ve bu süreçte ortaya çıkan bozulmalar, zamanın başka bir boyutunda Dobbs'un pozitronik dalga cephesi adını verdiği bir yapı oluşturur. Bu görüşe göre bir olay henüz fiziksel dünyada gerçekleşmeden önce bile, o olayın gerçekleşme ihtimali, evrenin bu ikinci zaman boyutunda bir tür dalga şeklinde yayılmaya başlar; olay ne kadar gerçekleşmeye yaklaşırsa, bu dalga da o kadar güçlenir ve belirginleşir.

Dobbs'un kuramında bu dalga cephesinin insan zihniyle nasıl temas kurduğu sorusu da ayrıca ele alınır. Bu dalga cephesinin, en azından özellikle duyarlı olan bazı kişilerde, beyindeki nöronlar tarafından algılanabileceği ve yorumlanabileceği öne sürülür. Bu fikir, kehanet deneyiminin rastgele bir tesadüf ya da salt psikolojik bir yanılsama olmadığını, aksine gerçek bir fiziksel sürecin, yani gelecekteki bir olayın olasılık dalgasının beyinle temasının sonucu olduğunu ima eder. Bu noktada Dobbs'un kuramını daha somut kılmak için sıklıkla kullanılan bir benzetme, bir gölete atılan taşın oluşturduğu dalgalanmalardır; küçük bir insan figürünün bu göletin kıyısında durup dalgaları algılamaya çalışması, aslında beynin, henüz gerçekleşmemiş bir olayın olasılık dalgasını yakalamaya çalışan nöronal mekanizmasının bir metaforu olarak işler.

Dobbs, bu teorik çerçeveyi geliştirirken dönemin kuantum fiziği tartışmalarından, özellikle de Bohm'un çalışmalarından ilham almıştır. Dobbs, sanal geçişlerin kuantum kuramının, bir varlığın gerçek durumunun, mutlaka gerçekleşmesi gerekmeyen ama yine de olayların gerçek gidişatını etkileyen bir dizi nesnel olasılıkla sanal zamanda çevrelendiği fikriyle yakından ilişkili olduğunu belirtir. Bu görüşe göre bir sistem, kesin bir sonuca ulaşmadan önce, sanki bütün olası potansiyelleri bir arada deniyormuş gibi davranır ve nihayetinde bunlardan yalnızca biri gerçek bir aktüaliteye dönüşür. Dobbs, bu sanal potansiyellikleri ya da olasılık genliklerini, sürtünmesiz bir gaz gibi birbiriyle etkileşen, hayali kütleye sahip bir parçacık sürüsü olarak tasavvur edilebileceğini önerir. Bu hayali kütleli parçacıklara Dobbs, psitron adını vermiştir; bu isimlendirme, parapsikolojideki psi kavramıyla, yani zihinsel ve fiziksel dünya arasındaki henüz açıklanamamış etkileşimlerle doğrudan bir bağ kurar.

Dobbs'un önerisine göre, henüz gerçekleşmemiş olası gelecekler ya da eğilimler, psitronların yayılımı yoluyla bir gözlemcinin beynine temas edebilir ve bu temas, kehanet niteliğinde bir deneyimin ortaya çıkmasına yol açabilir. Bu psitronların, olayı henüz gerçekleşmemişken önceden algılayan bir kişinin beynine ulaşırken izlediği yol, klasik duyusal algı mekanizmalarını tamamen atlayan, doğrudan bir bilgi aktarım biçimi olarak tasarlanmıştır. Bu duyusal aygıtı adeta devre dışı bırakan doğrudan bilgi aktarımının nasıl mümkün olabileceği sorusuna yanıt ararken, Dobbs, dönemin önemli nörofizyologlarından Sir John Eccles'ın geliştirdiği bir kurama başvurur. Eccles'ın kendi çalışmasında zihnin beyin korteksi üzerindeki etkisine dair geliştirdiği hipotez, doğrudan kehanet konusunu ele almasa da, zihin ile madde arasındaki etkileşime dair önerdiği çerçeve, Dobbs'un kendi kuramını inşa ederken yararlandığı önemli bir referans noktası olmuştur.

Dobbs'un bu kuramı, kendi döneminde ve sonrasında tek başına ortaya atılmış bir öneri değildi; benzer bir dönemde başka araştırmacılar da zamanın doğrusal olmayan yapısına dayanan alternatif modeller geliştirmişlerdi. Örneğin Hasted, paranormal metal bükme etkilerinin, alternatif evrenler arasındaki sınırları temsil eden eylem yüzeyleri aracılığıyla gerçekleştiğini öne sürerek benzer bir dallanmış zaman modeli önermiştir. Bu tür kuramların ortak noktası, geleceğin tek ve kesin bir çizgi olarak değil, birden fazla olası dalın bir arada var olduğu bir yapı olarak ele alınmasıydı; kehanet deneyimi de bu dallardan birinin, henüz o dal gerçekleşmeden önce bir biçimde algılanabilmesi olarak yorumlanıyordu.

Dobbs'un kuramının fiziksel temelini güçlendirmeye çalışan bir diğer bağlantı, takyon kavramıyla kurulan ilişkidir. Bazı parapsikologlar, örneğin Martin Ruderfer, 1974 yılında takyonların zamanda geriye doğru hareket edebileceğini ve bu özelliğin kehanet vakalarını açıklamaya yardımcı olabileceğini öne sürmüştür; benzer biçimde İngiliz fizikçi ve matematikçi Adrian Dobbs da 1965 yılında, takyonlara benzeyen ve zamanda geriye doğru hareket eden varsayımsal parçacıklar olan pozitronlar aracılığıyla kehanetin ortaya çıktığı bir kuram önermiştir; bu parçacıkların gözlemcinin beynine temas ederek kehanet niteliğinde bir deneyim üretebileceği düşünülmüştür. Bu bağlamda dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta, hem takyonların hem de Dobbs'un önerdiği psitronların ya da pozitronik dalgaların, günümüze kadar deneysel olarak hiçbir biçimde gözlemlenememiş olmasıdır; bu parçacıklar tamamen teorik birer yapı olarak kalmaya devam etmektedir.

Kuramın karşılaştığı en ciddi eleştiriler de tam bu noktada yoğunlaşır. Dobbs'un kuramının tamamen varsayımsal olduğu ve hiçbir pozitronik dalganın bugüne kadar keşfedilmediği kabul edildiğinde, asıl güçlük, gözlemcinin belirli bir olaya ait dalga cephesini, aynı anda gelişmekte olan sayısız başka olayın oluşturduğu karmaşık dalga girdabından nasıl ayırt edebileceğini açıklayacak bir nöronal mekanizma önerebilmektir. Bu eleştiri, Dobbs'un kuramının yalnızca yeni bir parçacık türünün varlığını varsaymakla kalmayıp, aynı zamanda beynin bu son derece karmaşık ve gürültülü sinyal ortamından tek bir anlamlı öngörüyü nasıl ayıklayabildiğine dair de tatmin edici bir açıklama sunması gerektiğini gösterir; bu ikinci sorun, kuramın belki de en zayıf ve en az geliştirilmiş yönü olarak kalmaya devam eder.

Dobbs'un kuramını, kehanet ve zamanın doğası üzerine düşünen daha geniş bir düşünce geleneği içinde konumlandırmak da mümkündür. Bu gelenek içinde en etkili öncü isimlerden biri, İngiliz havacılık mühendisi ve filozof J. W. Dunne'dur. Dunne, 1927 yılında yayımladığı ve sonradan kendisinin Serializm adını verdiği bir zaman kuramı geliştiren kitabında, bilimin bugün anı yeterince açıklayamadığı gözleminden yola çıkarak, zamanın dördüncü bir boyut olarak ele alınmasının ötesinde, sonsuz bir yüksek zaman boyutları dizisi önerir; her boyutun kendine özgü daha yüksek bir bilinç düzeyiyle eşlik ettiğini ve bu zincirin sonunda nihai bir gözlemcinin yer aldığını ileri sürer. Dunne'a göre uyanıkken sahip olduğumuz dikkat bizi şimdiki anın ötesini görmekten alıkoyarken, rüya gördüğümüzde bu dikkat zayıflar ve zaman çizgimizin daha büyük bir kısmını hatırlama yeteneği kazanırız. Dunne'ın çok boyutlu zaman fikri ile Dobbs'un beş boyutlu evren önerisi arasındaki yapısal benzerlik, bu iki düşünürün, kehanet fenomenini açıklamak için bağımsız biçimde benzer bir yola, yani zamanın tekilliğini sorgulamaya başvurduklarını gösterir.

Dobbs'un kuramı, tüm bu teorik zenginliğine ve dönemin kuantum fiziği tartışmalarıyla kurduğu bağlantılara rağmen, ana akım fizik ve psikoloji camiaları tarafından hiçbir zaman kabul görmemiştir. Bunun temel nedeni, kuramın dayandığı temel varlıkların, yani psitronların ya da pozitronik dalgaların, deneysel fizikte hiçbir karşılığının bulunmamasıdır. Yine de Dobbs'un kuramı, kehanet gibi açıklanması güç bir fenomeni, tamamen mistik ya da doğaüstü bir çerçevede bırakmak yerine, matematiksel ve fiziksel bir dille ifade etme girişimi olarak parapsikoloji tarihinde özgün bir yer tutmaya devam eder; bu yönüyle hem zamanın doğasına dair felsefi tartışmalara hem de bilinç ile fiziksel gerçeklik arasındaki ilişkiyi anlama çabalarına önemli bir katkı sunmuş, tartışmalı ama düşündürücü bir teorik miras bırakmıştır.
Diğer Yazılar
Psikokinezi Elektronik Ses Fenomeni (EVP) Taş Hafızası Psişik Algı ve Parapsikoloji Mum Renkleri ve Anlamları Hipertimezi (Unutamama Hastalığı)
← Ana Sayfaya Dön