Vela Projesi
Vela Olayı, soğuk savaş döneminin en gizemli ve hâlâ tam olarak çözülememiş nükleer bilmecelerinden biridir. Olayı bu denli önemli kılan şey, güçlü kanıtların gizli bir nükleer silah denemesine işaret etmesine rağmen, ABD yönetiminin bunu resmi olarak hiçbir zaman kabul etmemiş olmasıdır; bu durum, arka planda yer alan İsrail ile olan hassas siyasi ilişkilerle de sıkı sıkıya bağlantılıdır.
1959 yılında ABD tarafından başlatılan Vela Projesi'nin amacı, uzayda ve atmosferde gerçekleşen gizli nükleer patlamaları tespit etmekti; bu proje 1963 tarihli Kısmi Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması'nın uygulanmasını denetlemek amacıyla kurulmuştu. Proje kapsamında toplam on iki Vela uydusu uzaya gönderildi. Bunlardan ilk grup, yalnızca alan algılama sensörleriyle donatılmış olan Orijinal Vela uyduları olup 1963-1965 arasında üçer çift halinde fırlatıldı. İkinci nesil olan Gelişmiş Vela uyduları ise 1967, 1969 ve 1970 yıllarında uzaya gönderildi ve üzerlerinde bangmetre adı verilen, ışık dalgalanmalarını mikrosaniye hassasiyetinde kaydedebilen optik sensörler taşıyordu. Bu uydu ağının son üyesi 1984 yılında devre dışı bırakılmıştır.
22 Eylül 1979 gecesi, on yıldan uzun süredir görevde olan Vela 6911 uydusu, Güney Afrika'nın Prince Edward Adaları civarında, Hint Okyanusu ile Güney Atlantik'in kesiştiği bölgede, karakteristik bir çift flaş (double flash) ışıması tespit etti. Bu tür bir ışıma deseni -önce çok kısa ve yoğun bir flaş, ardından daha uzun süreli ve daha az yoğun bir ikinci ışıma- atmosferik nükleer patlamaların bilinen, kolay tanınan imzasıydı ve yaklaşık 2-3 kilotonluk düşük güçte bir patlamaya işaret ediyordu.
Haber Beyaz Saray'a ulaştığında, durum Başkan Jimmy Carter yönetimi için son derece hassas bir hâl aldı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski başta olmak üzere üst düzey yetkililerin katıldığı acil bir toplantı düzenlendi. O dönem İran'da yaşanan siyasi çalkantılar ve yaklaşan yeniden seçim kampanyası nedeniyle zaten zor bir dönemden geçen Carter yönetimi için, nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki taahhüdüne aykırı düşecek böyle bir olayın, üstelik yakın müttefiki İsrail'le ilişkilendirilmesi, hem dış politika hem de iç politika açısından ağır bir yük oluşturabilirdi. Carter'ın kendisi, o gece günlüğüne bunun İsrail'in denizde bir gemi aracılığıyla ya da Güney Afrika'nın gerçekleştirdiği bir nükleer deneme olabileceğini yazmıştır.
Olay, ABC televizyon muhabiri John Scali'nin Pentagon'daki kaynaklarından edindiği bilgiyle haberi 25 Ekim 1979'da kamuoyuna duyurmasına kadar gizli tutuldu. Bu süreçte, MIT'den Dr. Jack Ruina başkanlığında saygın bilim insanlarından oluşan bir panel, verileri değerlendirmek üzere görevlendirildi. Panelin nihai raporunda, olayın muhtemelen bir nükleer patlamadan değil, uyduya güneş ışığını yansıtan küçük bir gök taşı parçacığının (mikrometeoroit) çarpmasından kaynaklanmış olabileceği belirtildi. Bu sonuç, yıllarca ABD'nin gizli nükleer denemeleri kesin olarak tespit edebilme yeteneğine duyulan kamuoyu güveninin sarsılmasına yol açtı.
Bu sonuca varılmasında öne sürülen gerekçeler arasında, Vela 6911'in görev ömrünün sona ermiş olması nedeniyle verilerinin tam güvenilir sayılamayacağı, ışımaya rağmen herhangi bir radyoaktif serpinti tespit edilememesi ve uydudaki iki bangmetrenin birbiriyle tam örtüşmeyen ölçümler vermesi sayılıyordu.
Ancak farklı kaynaklardan elde edilen kanıtlar, bu resmi açıklamayla çelişiyordu. Avustralya'nın Melbourne kentinde kesilen koyunların tiroid bezlerinde, olaydan sonraki dönemde iyot-131 tespit edildi; bu radyoaktif izotop yalnızca nükleer reaksiyonlar sonucunda oluşur ve genellikle radyoaktif serpintinin bulaştığı otlaklarda beslenen hayvanların sütü yoluyla insanlara geçebilir. Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi de, aynı gece olağandışı ve hızlı hareket eden bir iyonosferik dalgalanma kaydetti; bu tür dalgalanmaların daha önce Sovyet nükleer denemeleriyle ilişkilendirildiği biliniyordu. Ayrıca ABD Deniz Kuvvetleri'nin sualtı dinleme sistemi (SOSUS), Afrika'nın güney ucu açıklarındaki okyanusta şiddetli, patlayıcı nitelikte bir sinyal tespit etti. Bunlara ek olarak, sözde güvenilmez kabul edilen Vela uydusu, daha önce kırk bir gerçek nükleer denemeyi başarıyla ve doğru biçimde tespit etmiş bir geçmişe sahipti.
Yıllar sonra ortaya çıkan belgeler ve tanıklıklar, resmi açıklamanın büyük ölçüde siyasi kaygılarla şekillendirildiğine işaret etmektedir. Dönemin CIA Direktörü Stansfield Turner, 2003 yılında olayın insan yapımı bir olgu olduğunu ifade etmiştir. Deniz Araştırma Laboratuvarı'nın (NRL) hazırladığı ve hiçbir zaman açıklanmayan 300 sayfalık kapsamlı bir rapor, olayın kesin bir nükleer olay olduğu sonucuna varmıştır. Nükleer silahsızlanma özel temsilcisi Büyükelçi Gerard C. Smith de olayın İsrail ile Güney Afrika arasında ortak bir operasyon olduğu kanaatinden hiçbir zaman kurtulamadığını belirtmiştir. Başkan Carter'ın kendisi de Şubat 1980'de günlüğüne, bilim insanları arasında İsrail'in bu denemeyi gerçekten yaptığına dair artan bir kanaat oluştuğunu yazmıştır.
1994 yılında, dönemin Güney Afrika deniz üssü komutanı ve aynı zamanda gizli bir Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan Komodor Dieter Gerhardt, tutukluluğunun ardından yaptığı açıklamada, bu ışımanın Operasyon Phoenix (bazı kaynaklarda Phenix) kod adlı, İsrail-Güney Afrika ortak bir denemesinin sonucu olduğunu öğrendiğini belirtmiştir; ancak kendisinin hem casusluk geçmişi hem de iddialarını somut kanıtlarla destekleyememesi nedeniyle bu tanıklık temkinli karşılanmıştır.
Günümüzde nükleer güvenlik alanındaki birçok uzman ve araştırmacı, mevcut kanıtların ağırlığının olayın İsrail tarafından, Güney Afrika'nın lojistik desteğiyle gerçekleştirilen gizli bir nükleer deneme olduğu görüşünü güçlü biçimde desteklediği kanaatindedir. Buna karşın hiçbir ülke bu olaydan dolayı resmi olarak sorumlu tutulmamış, ABD yönetimi konuyu örtük biçimde kapalı tutmayı tercih etmiştir. Güney Atlantik Flaşı ya da 22 Eylül Olayı olarak da anılan bu gizemli olay, nükleer silahların yayılmasını önleme çabaları ile büyük devletler arasındaki siyasi çıkarların nasıl çatışabileceğinin çarpıcı bir örneği olarak, tarihin hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamamış konularından biri olma özelliğini korumaktadır.
1959 yılında ABD tarafından başlatılan Vela Projesi'nin amacı, uzayda ve atmosferde gerçekleşen gizli nükleer patlamaları tespit etmekti; bu proje 1963 tarihli Kısmi Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması'nın uygulanmasını denetlemek amacıyla kurulmuştu. Proje kapsamında toplam on iki Vela uydusu uzaya gönderildi. Bunlardan ilk grup, yalnızca alan algılama sensörleriyle donatılmış olan Orijinal Vela uyduları olup 1963-1965 arasında üçer çift halinde fırlatıldı. İkinci nesil olan Gelişmiş Vela uyduları ise 1967, 1969 ve 1970 yıllarında uzaya gönderildi ve üzerlerinde bangmetre adı verilen, ışık dalgalanmalarını mikrosaniye hassasiyetinde kaydedebilen optik sensörler taşıyordu. Bu uydu ağının son üyesi 1984 yılında devre dışı bırakılmıştır.
22 Eylül 1979 gecesi, on yıldan uzun süredir görevde olan Vela 6911 uydusu, Güney Afrika'nın Prince Edward Adaları civarında, Hint Okyanusu ile Güney Atlantik'in kesiştiği bölgede, karakteristik bir çift flaş (double flash) ışıması tespit etti. Bu tür bir ışıma deseni -önce çok kısa ve yoğun bir flaş, ardından daha uzun süreli ve daha az yoğun bir ikinci ışıma- atmosferik nükleer patlamaların bilinen, kolay tanınan imzasıydı ve yaklaşık 2-3 kilotonluk düşük güçte bir patlamaya işaret ediyordu.
Haber Beyaz Saray'a ulaştığında, durum Başkan Jimmy Carter yönetimi için son derece hassas bir hâl aldı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski başta olmak üzere üst düzey yetkililerin katıldığı acil bir toplantı düzenlendi. O dönem İran'da yaşanan siyasi çalkantılar ve yaklaşan yeniden seçim kampanyası nedeniyle zaten zor bir dönemden geçen Carter yönetimi için, nükleer silahların yayılmasını önleme konusundaki taahhüdüne aykırı düşecek böyle bir olayın, üstelik yakın müttefiki İsrail'le ilişkilendirilmesi, hem dış politika hem de iç politika açısından ağır bir yük oluşturabilirdi. Carter'ın kendisi, o gece günlüğüne bunun İsrail'in denizde bir gemi aracılığıyla ya da Güney Afrika'nın gerçekleştirdiği bir nükleer deneme olabileceğini yazmıştır.
Olay, ABC televizyon muhabiri John Scali'nin Pentagon'daki kaynaklarından edindiği bilgiyle haberi 25 Ekim 1979'da kamuoyuna duyurmasına kadar gizli tutuldu. Bu süreçte, MIT'den Dr. Jack Ruina başkanlığında saygın bilim insanlarından oluşan bir panel, verileri değerlendirmek üzere görevlendirildi. Panelin nihai raporunda, olayın muhtemelen bir nükleer patlamadan değil, uyduya güneş ışığını yansıtan küçük bir gök taşı parçacığının (mikrometeoroit) çarpmasından kaynaklanmış olabileceği belirtildi. Bu sonuç, yıllarca ABD'nin gizli nükleer denemeleri kesin olarak tespit edebilme yeteneğine duyulan kamuoyu güveninin sarsılmasına yol açtı.
Bu sonuca varılmasında öne sürülen gerekçeler arasında, Vela 6911'in görev ömrünün sona ermiş olması nedeniyle verilerinin tam güvenilir sayılamayacağı, ışımaya rağmen herhangi bir radyoaktif serpinti tespit edilememesi ve uydudaki iki bangmetrenin birbiriyle tam örtüşmeyen ölçümler vermesi sayılıyordu.
Ancak farklı kaynaklardan elde edilen kanıtlar, bu resmi açıklamayla çelişiyordu. Avustralya'nın Melbourne kentinde kesilen koyunların tiroid bezlerinde, olaydan sonraki dönemde iyot-131 tespit edildi; bu radyoaktif izotop yalnızca nükleer reaksiyonlar sonucunda oluşur ve genellikle radyoaktif serpintinin bulaştığı otlaklarda beslenen hayvanların sütü yoluyla insanlara geçebilir. Porto Riko'daki Arecibo Gözlemevi de, aynı gece olağandışı ve hızlı hareket eden bir iyonosferik dalgalanma kaydetti; bu tür dalgalanmaların daha önce Sovyet nükleer denemeleriyle ilişkilendirildiği biliniyordu. Ayrıca ABD Deniz Kuvvetleri'nin sualtı dinleme sistemi (SOSUS), Afrika'nın güney ucu açıklarındaki okyanusta şiddetli, patlayıcı nitelikte bir sinyal tespit etti. Bunlara ek olarak, sözde güvenilmez kabul edilen Vela uydusu, daha önce kırk bir gerçek nükleer denemeyi başarıyla ve doğru biçimde tespit etmiş bir geçmişe sahipti.
Yıllar sonra ortaya çıkan belgeler ve tanıklıklar, resmi açıklamanın büyük ölçüde siyasi kaygılarla şekillendirildiğine işaret etmektedir. Dönemin CIA Direktörü Stansfield Turner, 2003 yılında olayın insan yapımı bir olgu olduğunu ifade etmiştir. Deniz Araştırma Laboratuvarı'nın (NRL) hazırladığı ve hiçbir zaman açıklanmayan 300 sayfalık kapsamlı bir rapor, olayın kesin bir nükleer olay olduğu sonucuna varmıştır. Nükleer silahsızlanma özel temsilcisi Büyükelçi Gerard C. Smith de olayın İsrail ile Güney Afrika arasında ortak bir operasyon olduğu kanaatinden hiçbir zaman kurtulamadığını belirtmiştir. Başkan Carter'ın kendisi de Şubat 1980'de günlüğüne, bilim insanları arasında İsrail'in bu denemeyi gerçekten yaptığına dair artan bir kanaat oluştuğunu yazmıştır.
1994 yılında, dönemin Güney Afrika deniz üssü komutanı ve aynı zamanda gizli bir Sovyet ajanı olduğu ortaya çıkan Komodor Dieter Gerhardt, tutukluluğunun ardından yaptığı açıklamada, bu ışımanın Operasyon Phoenix (bazı kaynaklarda Phenix) kod adlı, İsrail-Güney Afrika ortak bir denemesinin sonucu olduğunu öğrendiğini belirtmiştir; ancak kendisinin hem casusluk geçmişi hem de iddialarını somut kanıtlarla destekleyememesi nedeniyle bu tanıklık temkinli karşılanmıştır.
Günümüzde nükleer güvenlik alanındaki birçok uzman ve araştırmacı, mevcut kanıtların ağırlığının olayın İsrail tarafından, Güney Afrika'nın lojistik desteğiyle gerçekleştirilen gizli bir nükleer deneme olduğu görüşünü güçlü biçimde desteklediği kanaatindedir. Buna karşın hiçbir ülke bu olaydan dolayı resmi olarak sorumlu tutulmamış, ABD yönetimi konuyu örtük biçimde kapalı tutmayı tercih etmiştir. Güney Atlantik Flaşı ya da 22 Eylül Olayı olarak da anılan bu gizemli olay, nükleer silahların yayılmasını önleme çabaları ile büyük devletler arasındaki siyasi çıkarların nasıl çatışabileceğinin çarpıcı bir örneği olarak, tarihin hâlâ tam anlamıyla aydınlatılamamış konularından biri olma özelliğini korumaktadır.
Diğer Yazılar