← Ana Sayfaya Dön

Eski Köy Hikayeleri

Dikkat: Konu güncellemektedir.

Annem küçükken köyde bir olay yaşamış, bu yüzden ilk olarak bunu anlatayım. Annemlerin evi köyün sonunda bulunduğundan aşağı karanlık yerlere daha yakınmış. Annem bir gece uyanıyor ve tuvalete kalkıyor. Eskiden köylerde tuvaletler dışarıda olurdu, bilirsiniz. Neyse kalkıyor ve kapıya çıkıyor. Az ilerledikten sonra bir bakıyor ki aşağı karanlık yoldan bir şey ona doğru geliyor. Annem tabii telaşlanıyor ve geri geri adım atıyor. Kapının önüne kadar geliyor. Sonra bir bakıyor ki köyün diğer sonunda oturan Mehmet abi. Mehmet abiye "bu saatte nereden geliyorsun böyle, ne işin var aşağılarda" diyor. Mehmet de karşı köyden geldiğini söylüyor. Sonra tabii tepkisiz kalan annemi geçip gidince, seslere uyanan nenem kapıya çıkıyor. Anneme "kızım kiminle konuşuyorsun sen gece gece" diyor. Annem de tabii hâlâ korktuğu için hâlâ telaşlı bir şekilde "Fadime bibinin oğlu geçti" diyor. Nenem ilk başta anlamıyor tabii, çünkü Fadime'nin birden çok oğlu var. "Bu saatte ne yapıyormuş burada" diyor nenem, annem de "karşı köyden geliyormuş" diyor. "Kızım bu saatte cesaret edebilir mi oradan buraya yürümeye, seni kandırmıştır" diyor, "hangi oğlu, gidip sorayım yarın ne yapıyormuş burada" diye. Annem "Mehmet abi" diyor ama nenem düzeltme gereği duyuyor. Annem ısrarla "Mehmet" deyince nenem "geçen ay öldü ya kızım" diyor, "ne Mehmet diye tutturdun" diyor. Annemin aklına birden dank edince orada düşüp bayılıyor. Gözünü sabah açıyor. Annem bunu anlatınca o korkuyu yaşarcasına anlatmıştı, aklımda kalan hikâyelerden biridir.

Bu hikâyeyi de nenem anlatmıştı. Eskiden ahırlarda atlara musallat olan melekeler (böyle derler bizim köylerde) varmış. Çoğu gece atları rahatsız edip geceleri ahırın içinde koşturarak yorarlarmış. Tabii sabah olduğunda yorgun atlardan verim alamayınca köylülerin tepesi atarmış. Bir gece atların huysuzlandığını duyan nenem kalkmış, ahıra inmiş. Kapıyı bir açmış ki ne görsün, atlar nefes nefese koşturup duruyorlar. Neyse girmiş içeri, atları tutmuş güzelce bağlamış. Bir bakmış ki atın birinin yeleleri (saçları) hep örülü, kör düğüm atılmış. Neyse nenem yelelerdeki düğümleri zar zor çözmüş (çoğu zaman kesmek zorunda kalırlarmış). Atların iplerine de bakıp tekrar kapıyı kilitlemiş, ama kilitlediği gibi içerden kapıya tekme tokat nasıl güm güm vurmuşlar, gelin bir de rahmetliden dinleyin.

Nenem de atlar ipini koparıp çifte falan attığını sanmış. Tabii gitmiş rahmetli dedemi uyandırmış. "Hele Mürsit, gel şu ahıra inek de atları bağlayak geri, benim gücüm yetmez" diye dedemi de indirmiş. Kapının önüne geldiklerinde yine bir kızıl kıyamet güm güm pat pat diye kapıya vurmuş, ama kapı ne biçim sallanıyor tabii bu sırada. Sonra neyse dedem demiş "bu atlara ne oluyor böyle" diye kapıyı yavaşça açıyor. Bir bakıyor ki nenemle birlikte atlar hâlâ nenemin bağladığı yerde bağlı, ve o bağladığı yer kapıya çok uzak. Tabii ikisi de şaşırıyor, öyle kalakalıyor. Kapıyı kapatıp yukarı çıkıyorlar. Sabahleyin anlatıyorlar tabii, böyle böyle sohbet konusu oluyor, her hanede olduğu gibi.

Çok var böyle hikâyeler; melekelerin kız kaçırması, bir adamın meleke yakalaması vb. Eski insanlardan dinlemesi güzel oluyor. İnanıp inanmamak mesele değil, o anlattıklarındaki ortamın havası yetiyor.

Eski zamandan gelen bir hikâye daha anlatayım. Olay yeri bizim komşu köylerden birinde geçiyor. Zamanında bir kadın ve adam evleniyor. Adam, köylüler dahil çevre köylerde de sevilen biriymiş. Gel zaman git zaman kadın hamile kalıyor. Zamanla kadının karnı şişiyor, tabii doğuma da az kalıyor.

Bir gün adam tarlada orakla ot biçerken kan ter içinde kalmış bir vaziyette bir ses işitiyor. Yanlış duyduğunu sanıyor ve tekrar işe devam edeceği sırada ses daha şiddetli bir şekilde kulağına çalınıyor: "Çabuk koş, meleke karının karnına girecek!" Tabii adam gelen sese mi şaşırsın, yoksa karısı ve çocuğu için mi endişelensin bilemiyor. Tarlayı bırakıp koşarak eve gidiyor.

Eve vardığında bağırarak karısına sesleniyor ve bir yandan da soluk soluğa koşmaya devam ediyor. Bir bakıyor ki annesi çorba yapmış, gelinle içmek üzereler, onun dışında her şey normal görünüyor. Sesin dediklerini hatırlayınca bağlantıyı hemen kafasından kuruyor ve karısının dibine kadar gidip çinko tabağın içindeki çorbayı kaşıkla karıştırıyor. Tabii annesi ve karısı, ne yaptığını anlamaya çalışarak şaşkın bakışlarla ona bakıyor. Çorbayı karıştırırken bir bakıyor ki çorbanın içinden uzunca bir kıl çıkıyor. Bu kılı alıyor ve kısa bir süre sonra okunmuş bir iğneye sararak bir yere saplıyor.

Aniden meleke ortaya çıkıyor ve tabii adam korku içinde kendini geriye atıyor. Sesin haklı olduğunu anlıyor ve melekeye "sen benim karımı öldürecektin" diyor. Meleke çocuğunu öldüreceğini söyleyince adam çileden çıkıyor. Gel zaman git zaman adam onu yakalıyor ama serbest bırakmıyor. Meleke adama yalvarıyor, "beni bekleyenler var, bırak da gideyim" diyor ama adam nuh diyor peygamber demiyor.

Bayağı zaman geçiyor, meleke yine "çoluğum çocuğum var, bırak gideyim" diye yakınırken adam en sonunda insafa geliyor. Köye yakın bir çayın yanına gitmesi ve suya atlaması gerektiğini konuştuktan sonra adam toplanıyor ve dediği yere gidiyor. Gittiklerinde meleke adama dönüp diyor ki: "İğneyi çıkardıktan sonra kılı ve iğneyi suyun içine at. Sizin kokunuz bana sindi artık; eğer sudan kan çıkarsa bil ki beni öldürdüler, ama çıkmaz da su berrak kalırsa bil ki çoluğuma çocuğuma kavuşmuşum."

Adam iğneyi çıkarıp her şeyi suya attıktan sonra bir süre bekliyor. Biraz daha bekledikten sonra bir bakıyor ki sudan habire kanlar yükseliyor.

Yazdıklarımın hepsi büyüklerimden duyduğum köy hikâyeleridir. Bir tane daha...

Eskiden bizim köyün oralardan bir çoban, her zamanki gibi koyunları otlatmaya götürmek için hava daha hafif aydınlıkken evden çıkmış. Saatler geçmiş, güneş tepeye çıktıktan sonra koyunları köpeklere bırakmış, kendi bir ağacın altına oturuvermiş. Şöyle rahat rahat gerinirken gözüne küçük bir tepenin arkasında bir kulübe ilişmiş. Kendi kendine söylenmiş: "Bunu buraya kim yapar ki" diye. "Hadi yapmışlar, neden kimsenin haberi yok?" (Köy yerinde böyle konular çabuk yayılır.)

Kalkmış ağacın altından kulübeye doğru yavaş yavaş ilerlemiş. Bu yapı tahtadan küçük bir oda kadarmış. Velhasılıkelam kulübenin önüne kadar gitmiş. Bir bakmış ki kapısının önünde bir yılan yatıyor. Yılan da kocaman bir şey tabii. Dolanmış arkadan, kulübenin ufak çatlak bir yerinden içeri bakıvermiş. Bir de ne görsün, bir sürü altın ve yanındaki küpler bile dolu. Çoban tabii gözlerine inanamamış. Hemen değneğini almasıyla birlikte, kapısında kıvrılmış bir vaziyette hareketsiz duran yılanı fırsat bu fırsat deyip taşla öldürmüş.

Kapıyı açıp içeri girmiş, içi altınla dolu iki küçük küple beraber hemen köye koşmuş. Koyunları dahil her şeyi orada bırakmış. Kimse görmeden eve vardığında küpleri ahıra koymuş, kapıyı da kilitlemiş. Çocuklarını çağırmış, at eşek ne varsa çocuklarıyla beraber alıp tekrar kulübenin oraya çıkmış gitmiş.

Oraya vardıklarında adam koşa koşa, ter kan içinde kulübeye yetişmiş ama bir de ne görsün: kulübe ortalıkta yok, ama yılanın ölüsü hâlâ orada. Çocuklarına olayı anlatmış ama çocukları bile adama inanmamış. Çocuklarına "koyunlara bakın, ben köye gidiyorum" diye söylemiş ve tekrar köye dönmüş.

Ahıra bir hevesle dalmış ama küplerin ağzını açtığında eline gelen sadece kuru kuru yapraklar olmuş. Adam zaten orada aklından olmuş ve iki üç ay sonra da vefat etmiş.

Bir tane daha... Bir zamanlar bizim köyde iki tane kız kardeş varmış. Bu kardeşlerin adı bir olay yüzünden uyurgezere çıkmış ve tabii devamı daha kötü.

Yaşlı kesimin anlattığına göre (dördü de öldü, toprakları bol olsun) bir gece bizim Kekeşçeye (köyden 1 km uzak) kadar gecenin bir yarısı yürüyerek gidip, ev halkının onları bulamayınca galeyana gelmesi sonucu köylüler tarafından bulunmuşlardı. Bulan kişiyle bizzat konuştuğumda çok şaşırmıştım, çünkü kızlar "bizi buraya niye getirdin" diye adama çıkışmışlar. Sonra adam diğer köylülere bağırıp yanlarına gelince sus pus olup kafalarını önlerine eğmişler. Kulağa ürkütücü geliyor.

Bizim köy, mekân olarak zaten dağlık bir alanda olduğu için bir hayli ıssızdır. O yüzden bu olaydan sonra ailesi kızlarının üstüne daha çok düşmüş. Fakat ne çare, bir gecenin bir yarısı yine böyle bir olay olmuş. Kapı sesine uyanan abi hemen çifteyle kapıya çıkıyor ama kapıyı bir türlü açamıyor. Dönüp hemen kızların yattığı yere bakınca orada olmadıklarını görüyor ve bağırarak evdekileri uyandırıyor. Herkes kapıya gelince abi kolu indirdiği gibi kapı açılıyor. Tabii adam donup kalıyor ama aile kızların telaşına uyandığı için adamın o hâlini fark edemiyor bile.

Herkes "aynı olay" diye bağıra çağıra dışarı çıkıyor, köy halkı başlıyor kapıya çıkmaya. Herkes tekrar aramaya koyuluyor kızları ve ilk grup direkt Kekeşçeye gidiyor. Tabii gittiklerinde bir bakıyorlar ki kızların bütün elbiseleri, iç çamaşırları hepsi orada. O grup da kendi içinde ayrılıp ikişerli olarak aramaya başlıyor. Kapıyı açan o abi dağlara doğru giderken yolda kızlardan birinin bir şeyini buluyor, neyi bilmiyorum. Sonra yanındaki adama buraya gelirken kapıda yaşadığı olayı anlattığı için, yanındaki korkudan daha fazla dağlara doğru gidemiyor. Zaten karanlık, ıssız; cesaret işi bu.

Abisi adama kızınca adam sinirlenip geri dönüyor ve gruplara haber vermeye gidiyor. Abisi de çifteyle birlikte tek başına aramaya devam ediyor. Geri dönen adam kimseyi göremeyince iyice korkup direkt köye dönüyor. O dönene kadar zaten sabah oluyor ve köylülerin hepsi teker teker eli boş geliyor.

O gün köylüler daha iyi hazırlanıp adamın dediği karşı dağlara doğru gidiyorlar ama ne kadar baksalar da kızlardan ve abiden iz bulamıyorlar. Jandarma bile aradı, fakat hiçbir iz bulamadılar. Aile perişan oldu. Köylüleri korku sardı... Tabii ta ki üç kardeş bir ay sonra bulunana kadar. Nasıl bulunduklarına dair detay vermeyeceğim. Hikâye yeterli.

"Yer isimleri gerçek değildir."

Bir tane daha...

Bizim yakın köylerden birinde bir aile varmış. Kadın üç çocukla köyde yaşarken baba gurbette çalışıyor. Mevsim kış ama henüz kar yağmamış, hava kuru soğuk. Bir gün komşusu kadından tandırda ekmek pişirmek için yardım istiyor. Kadın tabii çocuklarına kapıdan ayrılmamalarını tembih ediyor ve diğer kadına yardıma gidiyor.

Bir süre sonra kapıda oynayan çocuklar bir bakıyor ki anneleri erkenden geliveriyor. Büyük olan çocuklar soruyor tabii: "Anne, neden çabuk geldin?" diye ama anneden cevap yok. Kadın dört yaşındaki oğlunun elinden tutup yürümeye başlıyor ve diğer çocuklarına bakıp eve gidin işareti yapıyor. Tabii çocuklar şaşkın bir şekilde kapıya doğru gidiyorlar ama içeri girmeden orada oturmaya başlıyorlar.

İki üç saat geçtikten sonra bir bakıyorlar ki anneleri gittiği yönden değil, köyün içinden geliyor. Tabii kadın geldiğinde çocuğunu göremeyince çocuklara soruyor. Çocuklar ne desin, şaşkın şaşkın annelerine bakıyorlar.

Köyün büyüklerinden biri o sırada çeşmeden dönerken "Sen bu soğukta nereye gidiyordun öyle Hatice?" diye soruyor. Kadın anlamadan "Komşudaydım, ekmek yapıyordum" diyor ama adamın bahsettiği konu bambaşka. Kadın çocukların hâlinden bir sorun olduğunu anlıyor ve tekrar soruyor: "Mehmet nerede?" diye. Çocuklar ağlarken o geçen amca: "Kızım, Mehmet senin yanındaydı ya" diyor. Kadının telaşından amca bir problem olduğunu anlıyor.

O gün orada olan biten anlaşılmadan çocuğu aramaya çıkıyorlar. Aksilik ise o gün çok kötü bir kar yağışı başlıyor. Geceye kadar her yeri arıyorlar ama çocuk ortada yok. Anneye soruyorlar "çocuğa ne yaptın?" diye ama ekmek pişirdiği kadın sürekli "yanımdaydı" diyor. Anne perişan bir hâlde ağlarken "bırakın çocuğumu bulayım" diye feryat ediyor ama nafile, köylüler bırakmıyor. Arama yapan köylüler gece bastırınca ne yazık ki soğuktan geri dönüyor.

Sabah olduğunda bembeyaz bir örtü gibi oluyor her yer. Köylüler jandarmaya haber veriyor ve bir yandan da tekrar aramaya çıkıyorlar. Uzun uğraşlar sonucu çocuğu buluyorlar. Fakat bir kayanın dibine çökmüş ve donarak ölmüş bir vaziyette... Ve bu, bir önceki dağın farklı bir bölgesinde oluyor. O yüzden bizim köy ve civarı hep ilgimi çeker; o daha önce anlattığım ve girip çıktığım mağara da bu dağa yakın bir mağaradır.

Her neyse, kadın daha sonra psikolojisini yitiriyor. Çocukları bile kadından korkuyormuş, anlatılanlara göre. Şimdi ne hâldeler bilmem ama bizim köyde anlatılan hikâyelerden en can alıcı olanlardan biri budur. Olayın perde arkasında ne olduğu hâlâ bilinmiyor.
Diğer Yazılar
Tuskegee Frengi Deneyi Vela Projesi Woolpit çocukları Enfield Poltergeist Vakası MH370 - Kayıp Malezya Uçağı Pan Am Flight 7 Kazası
← Ana Sayfaya Dön