← Ana Sayfaya Dön

Letarjik Uyku

Letarjik uyku, kaslarda tam bir gevşemeyle birlikte ortaya çıkan, uykuya benzeyen ama normal uykudan çok daha derin ve patolojik nitelikte bir bilinç ve uyanıklık azalması hâlidir. Kelimenin kökeni Yunancaya dayanır; lethe unutkanlık ya da bilinç kaybı, argia ise hareketsizlik anlamına gelir. Bu iki kökün birleşimiyle oluşan lethargia sözcüğü, zamanla Fransızcaya léthargie, Türkçeye ise letarji olarak geçmiş ve genel dilde aşırı uyuşukluk, isteksizlik anlamında da kullanılır hâle gelmiştir.

Tıbbi anlamda letarji, kişinin dış uyaranlara karşı belirgin biçimde azalmış bir tepki verdiği, ancak bilincin tamamen kaybolmadığı bir durumdur. Bu yönüyle koma ve bitkisel yaşamdan ayrılır; komada kişi hiçbir uyarana anlamlı bir tepki veremezken, letarjik durumdaki bir kişi güçlü uyaranlarla kısmen uyandırılabilir ve çevresindeki bazı olayları belli belirsiz algılayabilir. Letarji; şok, ağır enfeksiyonlar, zehirlenmeler, ciddi metabolik bozukluklar ya da bazı nörolojik hastalıklar sonucunda ortaya çıkabilen bir belirtidir ve altta yatan nedene bağlı olarak süresi kısa saatlerden günlere kadar değişebilir.

Tarihte bu tabloyla en çok özdeşleşen gerçek hastalık, ensefalit letarjika (letarjik ensefalit) adı verilen ve halk arasında uyku hastalığı olarak da bilinen nörolojik bir hastalıktır. Bu hastalık, 1917 yılında Avusturyalı nörolog Constantin von Economo tarafından tanımlanmış ve Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1915-1927 yılları arasında Avrupa ve dünyanın birçok bölgesinde milyonlarca insanı etkileyen büyük bir salgına dönüşmüştür. Hastaların yaklaşık üçte biri akut dönemde hayatını kaybederken, üçte biri hiçbir kalıcı iz bırakmadan iyileşmiş, geri kalan üçte biri ise yıllarca, hatta bazı durumlarda on yıllardan uzun süre boyunca hareketsiz, adeta donmuş bir bedende sıkışıp kalmıştır.

Bu hastalığın gerçek nedeni bugün de tam olarak netlik kazanmamış olsa da, bazı bilim insanları bunun bir virüs ya da bakteriyel enfeksiyonun beyinde yol açtığı iltihaba bağlı olabileceğini düşünmektedir. Nörolog Oliver Sacks'ın 1973 yılında yayımladığı ve daha sonra sinemaya da uyarlanan Awakenings (Uyanışlar) adlı kitabı, bu hastalığın kurbanı olan ve on yıllarca hareketsiz kalan hastaların, deneysel bir ilaç olan L-DOPA sayesinde geçici olarak uyanmasını anlatarak konuyu geniş kitlelere tanıtmıştır.

Bununla birlikte, letarjik uykunun yıllarca hatta yirmi yıl sürebildiği, bu süre boyunca yaşlanma sürecinin tamamen durduğu ya da kişinin uyandığında yalnızca birkaç yıllık biyolojik yaşlanmayla karşılaştığı yönündeki iddialar, bilimsel bir temele dayanmamaktadır. Ensefalit letarjika hastalarında görülen uzun süreli hareketsizlik, gerçek anlamda kesintisiz bir uyku değil, beyindeki hasara bağlı bir tür donmuş, parkinsonvari bir tabloydu; bu hastaların bedenleri de tıpkı sağlıklı insanlarınki gibi normal biyolojik yaşlanma sürecine tabiydi.

Letarji ile tarihsel olarak sıkça bir araya gelen bir başka konu, canlı canlı gömülme korkusudur. 18. ve 19. yüzyıllarda tıbbın ölümü kesin olarak teşhis etme konusundaki yetersizliği, bu korkunun toplumda oldukça yaygınlaşmasına yol açmıştır; zira letarji, kalp yetmezliği, hipotermi ya da katalepsi gibi bazı durumlar, kişinin ölmüş gibi görünmesine ama aslında hayatta olmasına neden olabiliyordu. Bu dönemde Avrupa'da, özellikle Almanya'da, cesetlerin çürüme belirtileri kesinleşene kadar bekletildiği bekleme morgları kurulmuş; bazı zengin kişiler ise, hayata dönme ihtimaline karşı içeriden zil çalınabilen ya da nefes almayı sağlayan borular içeren özel güvenlik tabutları yaptırmıştır.

Bu yaygın korku, 1891 yılında İtalyan psikiyatr Enrico Morselli tarafından taphephobia (mezar korkusu) adıyla tıp literatürüne kazandırılmıştır. Rus yazar Nikolay Vasilyeviç Gogol da, hayatı boyunca bu korkuyla yaşamış tanınmış isimlerden biridir. Gogol'un, 1839'da geçirdiği sıtmaya bağlı bir ensefalit sonrasında zaman zaman uzun süreli bayılma nöbetleri yaşadığı ve bu yüzden canlı canlı gömülmekten büyük bir korku duyduğu bilinmektedir; kendisinin, cesedinde açık çürüme belirtileri görülmeden gömülmemesini vasiyet ettiği aktarılır.

Gogol, 1852'de öldükten sonra Moskova'daki Danilov Manastırı mezarlığına defnedilmiştir. Mezarlığın 1931 yılında kaldırılması üzerine kalıntıları Novodeviçi Mezarlığı'na taşınırken mezar açılmış; bu sırada bulunanlara dair anlatılar birbirinden farklıdır. Bazı tanıklar kafatasının yerinde olmadığını, bazıları ise başın yana dönmüş olduğunu iddia etmiştir; bu belirsiz ve çelişkili gözlemler, zamanla Gogol'un aslında bir letarji nöbeti sırasında diri diri gömüldüğü yönünde bir efsanenin doğmasına yol açmıştır. Ancak seksen yıla yakın bir süre toprak altında kalmış bir cesedin kemik yapısının doğal çürüme, toprak hareketleri ve tabutun bozulması nedeniyle yer değiştirebileceği göz önüne alındığında, bu bulguların kesin bir kanıt oluşturmadığı, konunun bilim insanları arasında hâlâ netlik kazanmamış bir tarihsel merak konusu olarak kaldığı söylenebilir.
Diğer Yazılar
Keldaniler Türk'lerde At Tardigradlar (Su Ayıları): Gezegenimizin En Dayanıklı Canlıları Uranyum Soluyan Bakteri: Kirlenmiş Yer Altı Sularına Doğal Bir Çözüm Gaia Teorisi Uyku Sıçraması (Hypnic Jerk): Uykuya Dalarken Neden Aniden İrkiliriz?
← Ana Sayfaya Dön