Hardal Gazı
Hardal gazı, kimyasal silahlar tarihinin en bilinen ve en çok kullanılan ajanlarından biridir. İlk kez Temmuz 1917'de, Belçika'daki Ypres kenti yakınlarında Alman ordusu tarafından İngiliz ve Kanadalı askerlere karşı kullanılmıştır. Bu nedenle gaz, Fransızca'da Ypres kentine atıfla İperit adıyla da anılır.
Gazın kullanımı, savaş alanında kısa sürede dehşete dönüşmüştür. Klor ve fosgen gibi daha önce kullanılan zehirli gazların aksine hardal gazı, askerleri anında öldürmek yerine onları uzun süreli acı çektirerek etkisiz hâle getirmek üzere tasarlanmış gibiydi. Kullanıldığı ilk aylarda, bu gazdan kaynaklanan İngiliz kayıpları, önceki yıllarda diğer tüm zehirli gazlardan kaynaklanan toplam kayıplara neredeyse eşit sayıya ulaşmıştır. Bu durum, savaşın kimyasal silahlar konusundaki dengesini de büyük ölçüde değiştirmiştir.
Hardal gazına karşı geliştirilen ilk gaz maskeleri yetersiz kalmıştır; çünkü gaz yalnızca solunum yoluyla değil, deri teması yoluyla da vücuda zarar vermekte, maskelerin sağladığı korumayı büyük ölçüde etkisiz kılmaktaydı. İngilizler, Kasım 1917'de Cambrai'de ele geçirdikleri Alman hardal gazı stoklarını kullanarak kendi cephanelerini geliştirmeye başlamış, bir yıl sonra ise kendi ürettikleri hardal gazını Hindenburg Hattı'nın kırılmasında etkili biçimde kullanmışlardır.
Bu gaz, oda sıcaklığında aslında renksiz ve saf hâlde neredeyse kokusuz bir sıvıdır; ancak safsızlıkları nedeniyle genellikle hardal veya sarımsağı andıran keskin bir koku yaymaktadır ve adını da buradan almaktadır. Vücutta özellikle nemli bölgelerde -göz, deri, solunum yolları gibi- çok daha etkili olması, onu özellikle acımasız bir silah hâline getirmiştir. Suda çok az çözünmesi, maruz kalan kişinin yıkanarak zehirden kurtulma şansını da büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır.
Maruziyetin etkileri genellikle saatler içinde ortaya çıkar; ilk belirtiler kaşınma ve yanma hissi şeklinde başlar, ardından ciltte ağır su toplanması, gözlerde geçici ya da kalıcı körlük, konuşma güçlüğü ve bulantı gibi belirtiler eklenir. Solunması durumunda akciğerlerde ödem oluşarak zamanla ölümcül bir tabloya yol açabilir. Vücut hücrelerine ve DNA'ya zarar verici özelliği nedeniyle, ölümcül olmayan maruziyetlerde bile uzun vadede kanser riskinin belirgin biçimde arttığı bilinmektedir.
Bu yıkıcı etkiler, dönemin sağlık görevlileri arasında da derin izler bırakmıştır. Savaşın devamından yana olan karar vericilerin, bu kararı vermeden önce hardal gazına maruz kalmış askerleri bizzat görmeleri gerektiğine dair sözler, dönemin hemşireleri arasında sıkça dile getirilen bir düşünce olarak nakledilir.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da hardal gazının kullanımı bir türlü son bulmamıştır. 1919'da İngiltere'nin Rusya'ya karşı, 1920'lerde İspanya ve Fransa'nın Fas'taki Rif direnişine karşı, 1930'da İtalya'nın Libya'da bu gazı kullandığı bilinmektedir. 1934'te ise Japonya, Çin'in Sincan bölgesinde hardal gazına başvurmuştur.
3 Ekim 1935'te İtalyan birlikleri, yaklaşık dört yüz bin kişilik bir kuvvetle Habeşistan'a (bugünkü Etiyopya) girmiş ve işgal sırasında uluslararası hukuku hiçe sayarak hardal gazı kullanmıştır; bu, 1925 tarihli Cenevre Protokolü'nün açık bir ihlaliydi. Gaz yalnızca askeri hedeflere değil, sivil halka ve ekili tarım arazilerine karşı da kullanılmış, İtalyan kuvvetleri Kızılhaç ve Kızılay'a ait hastaneleri dahi bombalamıştır. İngilizlerin 1941'de bölgeyi işgalden kurtarmasına kadar geçen sürede, İtalyan işgalinin Habeşistan'da yüz binlerce sivilin ölümüne yol açtığı kabul edilmektedir.
1937 ile 1942 yılları arasında Japonya, Çin'e karşı hardal gazı dahil çeşitli kimyasal silahları yeniden kullanmıştır. 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında Irak, hem İran güçlerine hem de kendi vatandaşı olan Kürtlere karşı bu silahı kullanmıştır. Bunların en trajik örneği, Mart 1988'de Halepçe'de yaşanan ve binlerce Kürdün hayatını kaybetmesine yol açan saldırıdır. Bölgede bu saldırının ardından geçen yıllar içinde kanser vakalarında ciddi bir artış gözlemlenmiştir; bu durum, hardal gazının DNA'ya zarar verici ve kanserojen etkisiyle doğrudan ilişkilendirilmektedir.
İlginç bir biçimde, kükürt atomunun azotla değiştirilmesiyle elde edilen azotlu hardal gazı türevleri, günümüzde bazı kanser türlerinin tedavisinde kemoterapi ilacı olarak kullanılmaktadır; bu durum, aynı temel kimyasal yapının hem yüzyıl önce insanlığın gördüğü en acımasız silahlardan birine hem de bugün hastalara şifa arayan bir tedaviye dönüşebilmesi bakımından çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır.
Gazın kullanımı, savaş alanında kısa sürede dehşete dönüşmüştür. Klor ve fosgen gibi daha önce kullanılan zehirli gazların aksine hardal gazı, askerleri anında öldürmek yerine onları uzun süreli acı çektirerek etkisiz hâle getirmek üzere tasarlanmış gibiydi. Kullanıldığı ilk aylarda, bu gazdan kaynaklanan İngiliz kayıpları, önceki yıllarda diğer tüm zehirli gazlardan kaynaklanan toplam kayıplara neredeyse eşit sayıya ulaşmıştır. Bu durum, savaşın kimyasal silahlar konusundaki dengesini de büyük ölçüde değiştirmiştir.
Hardal gazına karşı geliştirilen ilk gaz maskeleri yetersiz kalmıştır; çünkü gaz yalnızca solunum yoluyla değil, deri teması yoluyla da vücuda zarar vermekte, maskelerin sağladığı korumayı büyük ölçüde etkisiz kılmaktaydı. İngilizler, Kasım 1917'de Cambrai'de ele geçirdikleri Alman hardal gazı stoklarını kullanarak kendi cephanelerini geliştirmeye başlamış, bir yıl sonra ise kendi ürettikleri hardal gazını Hindenburg Hattı'nın kırılmasında etkili biçimde kullanmışlardır.
Bu gaz, oda sıcaklığında aslında renksiz ve saf hâlde neredeyse kokusuz bir sıvıdır; ancak safsızlıkları nedeniyle genellikle hardal veya sarımsağı andıran keskin bir koku yaymaktadır ve adını da buradan almaktadır. Vücutta özellikle nemli bölgelerde -göz, deri, solunum yolları gibi- çok daha etkili olması, onu özellikle acımasız bir silah hâline getirmiştir. Suda çok az çözünmesi, maruz kalan kişinin yıkanarak zehirden kurtulma şansını da büyük ölçüde ortadan kaldırmaktadır.
Maruziyetin etkileri genellikle saatler içinde ortaya çıkar; ilk belirtiler kaşınma ve yanma hissi şeklinde başlar, ardından ciltte ağır su toplanması, gözlerde geçici ya da kalıcı körlük, konuşma güçlüğü ve bulantı gibi belirtiler eklenir. Solunması durumunda akciğerlerde ödem oluşarak zamanla ölümcül bir tabloya yol açabilir. Vücut hücrelerine ve DNA'ya zarar verici özelliği nedeniyle, ölümcül olmayan maruziyetlerde bile uzun vadede kanser riskinin belirgin biçimde arttığı bilinmektedir.
Bu yıkıcı etkiler, dönemin sağlık görevlileri arasında da derin izler bırakmıştır. Savaşın devamından yana olan karar vericilerin, bu kararı vermeden önce hardal gazına maruz kalmış askerleri bizzat görmeleri gerektiğine dair sözler, dönemin hemşireleri arasında sıkça dile getirilen bir düşünce olarak nakledilir.
Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da hardal gazının kullanımı bir türlü son bulmamıştır. 1919'da İngiltere'nin Rusya'ya karşı, 1920'lerde İspanya ve Fransa'nın Fas'taki Rif direnişine karşı, 1930'da İtalya'nın Libya'da bu gazı kullandığı bilinmektedir. 1934'te ise Japonya, Çin'in Sincan bölgesinde hardal gazına başvurmuştur.
3 Ekim 1935'te İtalyan birlikleri, yaklaşık dört yüz bin kişilik bir kuvvetle Habeşistan'a (bugünkü Etiyopya) girmiş ve işgal sırasında uluslararası hukuku hiçe sayarak hardal gazı kullanmıştır; bu, 1925 tarihli Cenevre Protokolü'nün açık bir ihlaliydi. Gaz yalnızca askeri hedeflere değil, sivil halka ve ekili tarım arazilerine karşı da kullanılmış, İtalyan kuvvetleri Kızılhaç ve Kızılay'a ait hastaneleri dahi bombalamıştır. İngilizlerin 1941'de bölgeyi işgalden kurtarmasına kadar geçen sürede, İtalyan işgalinin Habeşistan'da yüz binlerce sivilin ölümüne yol açtığı kabul edilmektedir.
1937 ile 1942 yılları arasında Japonya, Çin'e karşı hardal gazı dahil çeşitli kimyasal silahları yeniden kullanmıştır. 1980-1988 İran-Irak Savaşı sırasında Irak, hem İran güçlerine hem de kendi vatandaşı olan Kürtlere karşı bu silahı kullanmıştır. Bunların en trajik örneği, Mart 1988'de Halepçe'de yaşanan ve binlerce Kürdün hayatını kaybetmesine yol açan saldırıdır. Bölgede bu saldırının ardından geçen yıllar içinde kanser vakalarında ciddi bir artış gözlemlenmiştir; bu durum, hardal gazının DNA'ya zarar verici ve kanserojen etkisiyle doğrudan ilişkilendirilmektedir.
İlginç bir biçimde, kükürt atomunun azotla değiştirilmesiyle elde edilen azotlu hardal gazı türevleri, günümüzde bazı kanser türlerinin tedavisinde kemoterapi ilacı olarak kullanılmaktadır; bu durum, aynı temel kimyasal yapının hem yüzyıl önce insanlığın gördüğü en acımasız silahlardan birine hem de bugün hastalara şifa arayan bir tedaviye dönüşebilmesi bakımından çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır.
Diğer Yazılar