Cüzzam
Cüzzam ya da tıbbi adıyla lepra, Mycobacterium leprae (Hansen basili) adı verilen bakterinin yol açtığı, öncelikle deri ve çevresel sinir sistemini etkileyen kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Tarih boyunca insanlığın en çok korktuğu hastalıklardan biri olmasına rağmen, gerçekte bulaşıcılığı oldukça düşüktür; hastalığın yayılması için genellikle uzun süreli ve yakın temas gerekmektedir, bu nedenle aynı evde yaşayan aile bireyleri dışında hastalığın kolayca bulaşması beklenmez.
Hastalığın etkeni olan bakteri, 1873 yılında Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen tarafından tanımlanmıştır; bu nedenle hastalık günümüzde uluslararası tıp literatüründe sıklıkla Hansen hastalığı olarak da anılır. Bu isimlendirme, hastalığın yüzyıllarca taşıdığı ağır toplumsal damgayı azaltmak amacıyla da tercih edilmektedir. Hansen basili, verem etkeni olan Koch basiline yakın bir bakteri ailesinden gelir, ancak onun aksine yapay besiyerlerinde üretilememektedir; bilim insanları bakterinin üremesini yalnızca fare pençeleri gibi canlı doku ortamlarında sağlayabilmiştir. Doğada insan dışında yalnızca Güney Amerika'daki dokuz bantlı armadillo türü ile bazı laboratuvar fareleri bu bakteriye duyarlıdır.
Bulaşma yolu konusunda geçmişte belirsizlikler bulunsa da, günümüzde hastalığın en yaygın bulaşma biçiminin, tedavi görmemiş hastaların burun ve ağız salgılarından çıkan damlacıklar yoluyla, uzun süreli ve yakın temas sonucunda solunum yoluyla gerçekleştiği kabul edilmektedir. Bakteri vücuda girdikten sonra belirtilerin ortaya çıkması, kişinin bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak birkaç yıldan yirmi yıla kadar uzayabilen, oldukça uzun bir kuluçka dönemi gerektirir; bu da hastalığın kaynağının çoğu zaman tespit edilmesini güçleştirir.
Tanı, günümüzde büyük ölçüde klinik muayeneye ve deri lezyonlarından alınan örneklerin mikroskobik incelenmesine dayanır. Deri ya da burun mukozasından alınan örnekler özel boyama yöntemleriyle incelenerek bakterinin varlığı araştırılır; ayrıca etkilenen deri bölgelerinde ısı, dokunma ve ağrı duyusunun kaybolup kaybolmadığını değerlendiren duyu testleri de tanıya katkı sağlar.
Cüzzam, vücudun bakteriye karşı geliştirdiği bağışıklık tepkisinin gücüne bağlı olarak bir tayf üzerinde sınıflandırılır. Bu tayfın bir ucunda, bağışıklık yanıtının güçlü olduğu tüberküloit tip cüzzam yer alır; bu tipte hastalık daha sınırlı sayıda deri lezyonuyla seyreder, ancak çevresel sinirler belirgin biçimde etkilenerek yüz felci, ellerde pençe görünümü ve ısı-ağrı duyusunun kaybı gibi bulgulara yol açabilir. Tayfın diğer ucunda ise bağışıklık yanıtının zayıf olduğu lepromatöz tip cüzzam bulunur; bu en ağır seyirli tiptir ve vücutta çok sayıda, simetrik dağılımlı lekeye, yüz, kulak ve üreme organlarında sert nodüllere, burun kemiğinin çökmesine, damak deliğine, kaş dökülmesine ve ilerleyen dönemlerde parmaklarda doku kaybına yol açabilir. Bu iki uç tip arasında, bağışıklık tepkisinin ara düzeyde olduğu borderline (sınır) tip ile henüz belirgin bir yöne kaymamış, tek bir lekeyle seyredebilen indetermine tip yer alır.
Cüzzam, geçmişte yüzyıllarca tedavisi olmayan, kaçınılmaz olarak sakatlığa ve toplumdan dışlanmaya yol açan bir hastalık olarak görülmüş, hastalar genellikle özel kolonilerde ya da tekkelerde toplumdan izole edilerek yaşamaya zorlanmıştır. Bu tarihsel damgalanma, hastalığın gerçek bulaşıcılık düzeyiyle orantısız bir korkuya yol açmış, hastalar yüzyıllar boyunca ağır bir toplumsal dışlanmayla karşı karşıya kalmıştır.
Günümüzde durum kökten değişmiştir. Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği ve dapson, rifampisin ile klofazimin adlı üç antibiyotiğin bir arada kullanıldığı çoklu ilaç tedavisi (multidrug therapy) sayesinde cüzzam artık tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavi süresi hastalığın tipine göre değişmekle birlikte genellikle altı ay ile bir yıl arasında sürer; tedaviye başlandıktan kısa bir süre sonra hasta artık bulaştırıcı kabul edilmez. Erken tanı ve tedavi, kalıcı sinir hasarı ve sakatlık gelişmeden hastalığın tamamen iyileşmesini sağlayabilir; bu nedenle erken tanının önemi büyüktür.
Dünya Sağlık Örgütü, bu tedaviyi 2000 yılından bu yana çeşitli bağışlar aracılığıyla dünya genelinde ücretsiz olarak sağlamaktadır. Buna rağmen cüzzam, günümüzde de tamamen ortadan kalkmış değildir; Dünya Sağlık Örgütü'nün son verilerine göre dünya genelinde yılda yaklaşık 180 bin yeni vaka bildirilmekte, bu vakaların büyük çoğunluğu Hindistan, Brezilya ve Endonezya başta olmak üzere belirli bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Türkiye'de de hastalık günümüzde oldukça nadir görülmekle birlikte, tarihsel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde diğer bölgelere kıyasla daha sık rastlandığı bilinmektedir.
Hastalığın etkeni olan bakteri, 1873 yılında Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen tarafından tanımlanmıştır; bu nedenle hastalık günümüzde uluslararası tıp literatüründe sıklıkla Hansen hastalığı olarak da anılır. Bu isimlendirme, hastalığın yüzyıllarca taşıdığı ağır toplumsal damgayı azaltmak amacıyla da tercih edilmektedir. Hansen basili, verem etkeni olan Koch basiline yakın bir bakteri ailesinden gelir, ancak onun aksine yapay besiyerlerinde üretilememektedir; bilim insanları bakterinin üremesini yalnızca fare pençeleri gibi canlı doku ortamlarında sağlayabilmiştir. Doğada insan dışında yalnızca Güney Amerika'daki dokuz bantlı armadillo türü ile bazı laboratuvar fareleri bu bakteriye duyarlıdır.
Bulaşma yolu konusunda geçmişte belirsizlikler bulunsa da, günümüzde hastalığın en yaygın bulaşma biçiminin, tedavi görmemiş hastaların burun ve ağız salgılarından çıkan damlacıklar yoluyla, uzun süreli ve yakın temas sonucunda solunum yoluyla gerçekleştiği kabul edilmektedir. Bakteri vücuda girdikten sonra belirtilerin ortaya çıkması, kişinin bağışıklık sisteminin gücüne bağlı olarak birkaç yıldan yirmi yıla kadar uzayabilen, oldukça uzun bir kuluçka dönemi gerektirir; bu da hastalığın kaynağının çoğu zaman tespit edilmesini güçleştirir.
Tanı, günümüzde büyük ölçüde klinik muayeneye ve deri lezyonlarından alınan örneklerin mikroskobik incelenmesine dayanır. Deri ya da burun mukozasından alınan örnekler özel boyama yöntemleriyle incelenerek bakterinin varlığı araştırılır; ayrıca etkilenen deri bölgelerinde ısı, dokunma ve ağrı duyusunun kaybolup kaybolmadığını değerlendiren duyu testleri de tanıya katkı sağlar.
Cüzzam, vücudun bakteriye karşı geliştirdiği bağışıklık tepkisinin gücüne bağlı olarak bir tayf üzerinde sınıflandırılır. Bu tayfın bir ucunda, bağışıklık yanıtının güçlü olduğu tüberküloit tip cüzzam yer alır; bu tipte hastalık daha sınırlı sayıda deri lezyonuyla seyreder, ancak çevresel sinirler belirgin biçimde etkilenerek yüz felci, ellerde pençe görünümü ve ısı-ağrı duyusunun kaybı gibi bulgulara yol açabilir. Tayfın diğer ucunda ise bağışıklık yanıtının zayıf olduğu lepromatöz tip cüzzam bulunur; bu en ağır seyirli tiptir ve vücutta çok sayıda, simetrik dağılımlı lekeye, yüz, kulak ve üreme organlarında sert nodüllere, burun kemiğinin çökmesine, damak deliğine, kaş dökülmesine ve ilerleyen dönemlerde parmaklarda doku kaybına yol açabilir. Bu iki uç tip arasında, bağışıklık tepkisinin ara düzeyde olduğu borderline (sınır) tip ile henüz belirgin bir yöne kaymamış, tek bir lekeyle seyredebilen indetermine tip yer alır.
Cüzzam, geçmişte yüzyıllarca tedavisi olmayan, kaçınılmaz olarak sakatlığa ve toplumdan dışlanmaya yol açan bir hastalık olarak görülmüş, hastalar genellikle özel kolonilerde ya da tekkelerde toplumdan izole edilerek yaşamaya zorlanmıştır. Bu tarihsel damgalanma, hastalığın gerçek bulaşıcılık düzeyiyle orantısız bir korkuya yol açmış, hastalar yüzyıllar boyunca ağır bir toplumsal dışlanmayla karşı karşıya kalmıştır.
Günümüzde durum kökten değişmiştir. Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği ve dapson, rifampisin ile klofazimin adlı üç antibiyotiğin bir arada kullanıldığı çoklu ilaç tedavisi (multidrug therapy) sayesinde cüzzam artık tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır. Tedavi süresi hastalığın tipine göre değişmekle birlikte genellikle altı ay ile bir yıl arasında sürer; tedaviye başlandıktan kısa bir süre sonra hasta artık bulaştırıcı kabul edilmez. Erken tanı ve tedavi, kalıcı sinir hasarı ve sakatlık gelişmeden hastalığın tamamen iyileşmesini sağlayabilir; bu nedenle erken tanının önemi büyüktür.
Dünya Sağlık Örgütü, bu tedaviyi 2000 yılından bu yana çeşitli bağışlar aracılığıyla dünya genelinde ücretsiz olarak sağlamaktadır. Buna rağmen cüzzam, günümüzde de tamamen ortadan kalkmış değildir; Dünya Sağlık Örgütü'nün son verilerine göre dünya genelinde yılda yaklaşık 180 bin yeni vaka bildirilmekte, bu vakaların büyük çoğunluğu Hindistan, Brezilya ve Endonezya başta olmak üzere belirli bölgelerde yoğunlaşmaktadır. Türkiye'de de hastalık günümüzde oldukça nadir görülmekle birlikte, tarihsel olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde diğer bölgelere kıyasla daha sık rastlandığı bilinmektedir.
Diğer Yazılar